Öfkeye Karşı Okunacak Dua
Nihat Hatipoğlu İle Sahur
Doç.Dr.Nihat Hatipoğlu doyumsuz üslubu ile İslam tarihinin ölümsüz hatıralarının paylaşılacağı manevi hayatımızdan unutulmaz örnekler, Ramazan ve oruçla ilgili sorularınıza cevaplar ve aydınlatıcı bilgilerle İftara Doğru Ramazan ayı boyunca her gün sizlerle.
Yayın Saati :17.00 - canlı
İftara Doğru
Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu doyumsuz üslubu ve samimi sohbeti ile Ramazan ayı boyunca her gece sahur programıyla ekranlara geliyor.
İzleyiciler, birbirinden ünlü sanatçılar ve Nihat Hatipoğlu’nun özel hikâyeleri ile sahurda hoşça vakit geçirirken, mübarek Ramazan ayı nasıl değerlendirilmeli, neler yapılmalı ile ilgili soruları canlı telefon bağlantılarıyla Nihat Hatipoğlu cevaplıyor.
Yayın Saati :02.40 - canlı
NİHAT HATİPOĞLU YAZILARI BURADA!
1 Eylül 2009
Mehmet Âkif’in kaleminden Sudanlı genç
İSTİKLAL şairimiz merhum Mehmet Âkif, hayatının son günlerinde tüm ıslam coğrafyasını dolaşmaya çalışır. Resulü Ekrem’e duyduğu sevgiden dolayı o kutsal beldelerde dolaşır durur. Mısır’dan Suriye’ye ve oradan da Medine’ye gider; Müslümanların dertleriyle dertlenir, ıstırap duyar.
Bir gün Medine’dedir. Peygamberimizin kabrinin huzurunda. Orada müthiş bir hadiseye şahit olur.
Ravda-i Tahire’nin yanı başında duruyordum ki, birdenbire bir ses yükseldi:
-Ya Nebi! şu halime bak, diyordu bu ses. Sağıma döndüğüm zaman parmaklıklar üzerine abanmış bir Sudanlı gördüm. Kendi kendine Efendimize (sav) şunları söylüyordu:
-Nasıl ki çöle güneş vurduğu zaman bağrı yanar, ben de senin hicranınla senelerce yandıkça yandım Ya Rasulullah! Senelerce arzu ettiğim halde, harem-i pakine gelip başımı ayaklarının dibine koymayı düşündüğüm halde, memleketim, evladı iyalim karşıma çıktı, bu ziyaretimi geciktirdi. Nihayet hepsini yıktım, çevremi terk ettim. Sudan diyarından ayrıldım, Tihame Çölü diye üç çölü teptim durdum. Senin çölün diye...
Senin çölünde gezerken burcu burcu senin kokunu duydum. Eğer senin kokun imdada yetişmeseydi ben bu yolu kat edemezdim Ya Rasulullah! Elli üç yaşına kadar senin hicranının azabını sinemde taşıdım, yanına geldiğim zaman şu başımı çarptığım demir kafes de nedir Ya Rasulullah!
Hâlâ vuslat olmayacak mı? Tihame Çölü’nü kat ettim gözlerime uyku girmedi. Arzu edersen yıldızlara sor. Sor ki şu üç aylık zaman içinde bu gözler bir kere uyudu mu? Uyumadı diyecekler Ya Rasulullah! Derdimi geceye döktüm Ya Rasulullah! Nihayet huzuruna geldim.
Resulü Ekrem’in (sav) kabrinin parmaklıklarından tutan bu aşık, son sözlerini söylerken bitkinleşmiştir, titremektedir. Akif şöyle bitiriyor:
Kısa bir sessizlikten sonra adam şöyle diyordu:
- Şu kadar mesafeyi geçip huzuruna geldim, bu hasta gönlümü bir daha ayak ucundan ayırma Ya Rasulullah! Tahammülüm yoktur artık senin ayrılığına.
Sonra bir sessizlik oldu, bir “ah” feryadı duydum. Döndüğüm zaman parmaklıkların dibine yıkılıp gitmişti. Sudanlı gözlerini kapatıyordu bu âleme. Birkaç dakika sonra da bir iki ölü yıkayıcısı ve bir iki taşıyıcı geldi. Cennetül Baki’ye kaldırdılar mübarek cenazesini. Fakat ruhu muhtemelen Ravda-i Tahire’nin parmaklıklarına takılıp kalmıştı. Resulullah’a (sav) yürekten aşık olan bu genç:
“Artık bu hasta gönlümü hak-i payinden ayırma Ya Rasulullah!” diyordu.
31 Ağustos 2009
-Babacığım! dedim.
-Bana vasiyetini bildir. Ne söylemek istersen söyle. Babam:
-Beni oturtun, dedi. Biz onu oturttuk. Bunun üzerine şöyle söylemeye başladı:
-Yavrum! Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmedikçe, imanın gerçek tadını alamazsın. Allah’ı da gerektiği şekilde bilemezsin, dedi. Ben:
-Babacığım, kaderin hayrını şerrinden nasıl ayırt edebilirim? diye sordum. Babam:
-Oğlum. şunu kesinlikle bilmelisin. Allah’ın senin hakkında yazmadığı bir şey asla başına gelmez. Allah’ın senin hakkında yazdığı bir şey de mutlaka seni bulur. (Sen tedbirini al. Ama sana rağmen senin gücünün yetmediği şeylerle karşılaşabilirsin.)
-Oğlum. Ben Peygamber Efendimizin (sav) şöyle buyurduğunu kulaklarımla duydum:
-Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Sonra Allahü Teala kaleme ‘Yaz’ buyurdu. Kalem ‘Neyi yazayım, Ya Rabbi?’ deyince de: Kıyamete kadar olacak her şeyin kaderini yaz, buyurdu. Kalem de o andan kıyamete kadar olacak her şeyi yazdı.
-Bak, oğlum!
Bunun böyle olduğuna iman etmeden ölürsen, cehenneme girersin. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav):
-İmanın böyle olduğuna iman etmeden ölen kimse benden değildir, buyurdu.
30 Ağustos 2009
Hz. Ebu Zer nasıl iman etti ?
Kardeşim Mekke'ye gitti, onu dinledi, sonra dönüp geri geldi. Ben:
-Anlat bakalım onun hakkında neler öğrendin? Dedim.
Onun iyi şeyleri emrettiğini, kötü şeylerden sakındırdığını, ama sözlerinin daha önce duyduğu şiirlere hiç benzemediğini söyledi. Bütün bu açıklamalar merakımı giderememiş hatta merakım artmıştı.
Azık torbamla eline bir sopa aldım ve Mekke'nin yolunu tuttum. Peygamber olduğunu söyleyen şahsı tanımıyordum. Onu bir başkasına sormak da istemiyordum. Çünkü Mekke'yi tanımıyordum. Zemzemi içip Kâbe'de kalmaya başladım. Bir gece yanıma Ebu Talib'in oğlu Ali geldi ve:
-Sen yabancısın galiba, dedi.
-Evet, öyleyim dedim.
-Haydi, bize gidelim dedi ve onunla birlikte kalkıp gittik. Ne o bana bir şey sordu, ne ben ona bir şey söyledim.
Sabahleyin, peygamber olduğunu söyleyen adam hakkında bilgi almak için tekrar Kâbe'ye gittim. Kimse bana onun hakkında bir şey söylemiyor, kendiside Kâbe'ye gelmiyordu.
Ertesi gün Ali (ra) yine yanıma geldi ve:
-Daha bu adamın (beni kastediyor) niçin burada bulunduğunu öğrenmenin zamanı gelmedi mi? dedi.
-Gelmedi, dedim.
-Haydi, benimle gel, dedi. Yine onların evine gittik. O zaman Ali (ra) bana:
-Neden buradasın? Mekke'ye niçin geldin? Anlat! Dedi.
Ben kendisine şöyle dedim:
-Sırrımı saklayacağına söz verir, beni de onun yanına götürürsen söylerim.
29 Ağustos 2009
-Babacığım! Ölümden korktuğun için mi ağlıyorsun? diye sordu. Amr ibni As (ra):
-Hayır, vallahi ölüm sonrasının korkusundan ağlamıyorum, dedi. O zaman Abdullah:
-Babacığım, sen hayırlı işler yaptın. Sen Resulullah (sav) sohbetinde bulunmadın mı?
Onun valiliğini yapmadın mı?
O sana şu müjdeyi vermedi mi?
Suriye'yi sen fethetmedin mi? diye özelliklerini tek tek saymaya başladı. O zaman Amr ibni As yüzünü bize döndü ve şunları söyledi:
-Ahiret için hazırladığımız en değerli azık “La ilahe illallah Muhammedin Rasulullah”
sözüdür.
Dinleyin beni. Benim hayatımda üç devir vardır.
Bir zamanlar kâfirdim. Müşriktim. Allah'ın elçisine benden fazla kin besleyen yoktu. En çok istediğim şey, bir yolunu bulup onu öldürmekti. Şayet bu haldeyken ölseydim, mutlaka cehennemlik olurdum. Helak olurdum.
Allahü Teala gönlüme İslam sevgisini koyunca, kalkıp Peygamber aleyhisselamın yanına gittim:
-Elini uzat sana biat edeceğim, dedim. O elini uzatınca ben elimi geri çektim. Hz. Peygamber (sav) bana döndü:
-Ne oldu, Amr? diye sordu.
Sonra aramızda şu konuşma geçti.
-Şart koşmak istiyorum
-Neyi şart koşacaksın?
-Allahü Teala'nın beni bağışlamasını.
O zaman Peygamber Efendimiz (sav) bana şunları söyledi:
-Müslüman olmanın, önceki günahları yok ettiğini bilmiyor musun?
-Hicret etmenin, daha önceki günahları silip süpürdüğünden haberin yok mu?
-Haccetmenin önceki günahları ortadan kaldırdığını bilmiyor musun?
O günden sonra Allah'ın elçisinden daha çok sevdiğim kimse yoktu. Gözümde ondan daha büyük biri mevcut değildi. Ona duyduğum saygıdan dolayı gözlerimi kaldırıp yüzüne bakamazdım.
Biri bana Peygamber Efendimizi (sav) anlatmamı isteseydi, yüzüne doya doya bakamadığım için bunu yapamazdım. Şayet bu haldeyken ölseydim, cennetlik olmayı umabilirdim. Ama heyhat ki ne heyhat.
Daha sonra saltanat işlerine karıştım. Siyasete bulaştım. O işlerin aleyhimde mi lehimde mi olduğunu bilemiyorum. Sizden şunu istiyorum:
Öldüğüm zaman arkamdan ne ağıt, ne de ateş yakın. Mahrem yerlerimi iyice örtün, kimse görmesin, çünkü melekler beni hesaba çekmek için yanıma gelecekler. Beni gömdüğünüz zaman üzerime toprağı yavaş yavaş atın.
Sonra kabrimin yanından hemen ayrılıp gitmeyin. Bir deveyi kesip etini taksim edecek kadar bir zaman orada durun. Böylece siz yanımdayken yerime alışayım ve Rabbimin elçilerine nasıl cevap vereceğimi düşüneyim.
28 Ağustos 2009
Akrabaya yardım ne kadar sevaptır
SAHABELERDEN Abdullah ibni Mesud (ra)’ın eşi Zeynep (r.anha) anlatıyor:
Bir gün Peygamberimizin (sav) mescidindeydim. Peygamber Efendimiz (sav):
-Ey Kadınlar! Süs eşyanızdan bile olsa sadaka veriniz, buyurdu.
Bunu duydum. Ben ise zaten kocama ve kardeşimin yetimlerine yardım ederdim. Resulü Ekrem’in bu emrini duyunca, kocam Allah ibni Mesut’a dedim ki:
-Sen eli dar, fakir bir adamsın. Peygamber Efendimiz (sav) bize sadaka vermemizi emretti. Ona git de bir soruver. Sadakamı sana ve kardeşimin yetimlerine vermekle bu emri yerine getiriyor muyum? Getiriyorsan ne iyi, de?ilse başkasına yardım edeyim, dedim. Abdullah:
-Git kendin sor, deyince ben de gittim.
Hz. Peygamberin (sav) kapısına vardım. Baktım ki Ensardan Zeynep adlı bir kadının da orada bekledi?i gördüm. Me?er onun derdi de benimkinin aynıymış.
Peygamber Efendimizin (sav) huzuruna girmeye de çok çekinirdik. Rahatsız etmekten utanırdık. O sırada içeriden Hz. Bilal çıktı. Ona şöyle dedik:
-Hz. Peygambere git de, kapıda iki kadın bekliyor, kocalarıyla kendi yetimlerine verecekleri sadakanın kabul olup olmadı?ını soruyorlar, de. Ama bizim kim oldu?umuzu da söyleme! dedik.
Bilal hemen Resulü Ekrem’in (sav) huzuruna girerek meseleyi anlatmış. Peygamberimiz de (sav):
-Kim onlar? diye sormuş. Müezzini Bilal-i Habeşi de (ra):
-Ensardan bir kadın ile Zeynep, demiş. Peygamber Efendimiz (sav);
-Hangi Zeynep’miş o? diye tekrar sormuş. Bilal de bunun üzerine:
-Abdullah’ın karısı, demiş. Allah Resulü (sav):
-Onlar, yakınlarına yardım etmekle iki sevap birden kazanıyorlar. Biri akrabasını görüp gözetme sevabı, di?eri ise sadaka sevabı, demiş.
27 Ağustos 2009
Dinin belli başlı esasları
Dinin belli başlı esasları Amr ibni Abese (ra) anlatıyor:
Daha ilk yıllardı. İslam henüz yayılmamıştı. Resulü Ekrem (sav) Mekke’de Ukaz mevkiindeyken yanına gittim ve ona:
-Ey Allah’ın Elçisi! Getirdiğin dine kim inandı? diye sordum.
-Biri hür, diğeri köle iki kişi inandı, dedi. O dönemler yanında sadece Hz. Ebu Bekir (ra) ve Bilal-i Habeşi (ra) vardı.
-Müslümanlık nedir? diye sordum. Efendimiz (sav):
-Tatlı dille konuşmak ve yemek yedirmektir, buyurdu. Ben:
-Peki, iman nedir? diye sordum. O (sav):
-Sabredip dayanmak, cömert ve anlayışlı olmaktır, dedi. Ben:
-Hangi Müslüman daha üstündür? diye sordum. Efendimiz (sav):
-O; dilinden ve elinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir, cevabını verdi. Ben:
-Hangi mümin daha üstündür? dedim. Efendimiz (sav):
-Ahlakı güzel olan kişi, cevabını verdi. Ben:
-Hangi namaz daha üstündür? dedim. Efendimiz (sav):
-Ayakta uzun süre durarak kılınan namazdır, cevabını verdi.
-Hangi hicret daha faziletlidir? dedim. O (sav):
-Rabbinin yapılmasını uygun görmediği şeyi terk etmek, dedi. Ben sormaya O (sav) da cevaplamaya devam buyurdular. Ben:
-Hangi cihat daha değerlidir? dedim. Efendimiz (sav):
-Savaşçının atının öldürüldüğü, kanının döküldüğü cihat, buyurdu. Ben:
-Hangi saatler daha değerlidir? dedim. O (sav):
-Gecenin son kısmında kılınan namaz ve yapılan dua. Tan yeri ağarana kadar sabah namazının farzına melekler de katılır. Tan yeri ağarınca, sabah namazının farzından önce, sabah namazının iki rekat sünnetinden başka namaz kılınmaz. Sabah namazını kıldıktan sonra, güneş doğuncaya kadar başka namaz kılma.
Namaz kılanın yanında melekler bulunur. Güneş batıncaya kadar namaz kılmaya devam et. Ama güneş batarken namaz kılma, buyurdu.
Amr b. Abese Müslüman oldu. Mekke’de Hz. Peygamberin (sav) yanında kalmak istedi ama Efendimiz (sav) bunu kabul etmedi ve gitmesini istedi. Zira Mekkeliler ona zarar verirlerdi. Efendimiz kendinden çok arkadaşlarını düşünür ve daima onların hayatını garantiye almaya çabalardı.
26 Ağustos 2009
İnananlar için ağlayan peygamber!
İbni Amr ibni As (ra) anlatıyor:
Bir gün Resulü Erkek sallallahu aleyhi ve selem, Hz. İbrahim (as) hakkındaki şu ayeti okudu:
“Rabbim! Bu putlar insanların çoğunu yoldan çıkardılar. Artık kim bana uyarsa bendendir; kim de bana karşı gelirse, elbette Sen çok bağışlayan, koruyup gözetensin.” (İbrahim 14/36)
Ardından Hz. İsa'nın (as) Kur'an'daki şu sözlerini söyledi:
“Onlara azab edersen, onlar zaten Senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, elbette Sen güç ve kudret sahibi, her şeyi yerli yerince yapansın.” (el-Maide 5/118)
Daha sonra Peygamber Efendimiz (sav) ellerin açtı:
“Allah'ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye dua etti ve ağladı.
Bunun üzerine Allah-u Teâlâ Hz. Peygamberin neden ağladığını bilse de sırf Peygamberinin dilinden duyulsun diye Cebrail'e emretti.
-Cibril (as) git Muhammed'e ve niçin ağladığını sor, buyurdu.
Cebrail de (as) ona geldi ve niçin ağladığını sordu. Resulü Ekrem (sav) ümmeti için duyduğu endişe yüzünden ağladığını söyledi. Onların azaba düşeceği endişesinden ağladığını söyledi. Zaten Allah-u Teâlâ onun ne için ağladığını çok iyi bilmekteydi.
Cebrail (as) aldığı cevabı Allah-u Teâlâ'ya iletince, Cenab-ı Hak ona şöyle buyurdu:
-Cebrail! Muhammed'e git ve ona; Allah ümmetin hakkında seni razı edecek, seni asla üzmeyecek. Sen razı olacaksın. Bunu dediğimi söyle! (Müslim, İyman, 346)
25 Ağustos 2009
O gün karnına taş bağlamıştı
Enes bin Malik (ra) anlatıyor:
Bir gün Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına gitmiştim. Ashabıyla oturmuş konuşuyordu. Karnına bir bez bağlamıştı. Ben bunu anlayamamıştım ve arkadaşlarına merakla sordum:
-Hz. Peygamber karnına niçin bez bağlamış? dedim. Onlar da;
-Açlıktan, diye cevap verdiler.
Bunun üzerine üvey babam Ebu Talha'ya gittim ve:
-Babacığım! Peygamber Efendimizin (sav) karnına bir bez bağladığını gördüm. Bazı arkadaşlarına bunun sebebini sordum; onlarda açlık yüzünden bağladığını söylediler, dedim. Babamda anneme:
-Evde yiyecek bir şey var mı? diye sordu. Annem:
-Evet, evde bir parça ekmek ve birkaç hurma var. Eğer Allah'ın Elçisi evimize tek başına gelirse, karnını doyururuz. Ama yanında başkası da gelirse onlara yetmez, dedi.
Sonra arpa ekmeğinden yapılmış birkaç çörek çıkardı. Onları kendi başörtüsünün bir tarafına sarıp elbisemin altına yerleştirdi. Örtünün bir kısmını da belime sardı ve beni Peygamber Efendimize gönderdi. Bana da,
-Bunu peygamberimize göster, dedi. Ben de hızla ekmeği götürdüm.
Hz. Peygamberin (sav) mescitte cemaatle birlikte oturduğunu gördüm ve onların yanında ayakta durdum. Allah'ın elçisi bana;
-Seni Ebu Talha mı gönderdi? Diye sordu. Bende:
-Evet, dedim.
-Yemek için mi? buyurdu. Yine:
-Evet, diye cevap verdim.
Resulü Ekrem (sav) yanındaki Sahabilere:
-Haydi, kalkınız deyip yürüdü. Ben önden gidip Ebu Talha'ya durumu bildirdim. Bunun üzerine Ebu Talha anneme:
-Ümmü Süleym! Hz.Peygamber (sav) cemaati alıp getirdi, ama evde onları doyuracak bir şey yok, ne yapacağız? dedi. Endişelendi mahcup olma korkusuyla. Ümmü Süleym:
-Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dedi.
Ebu Talha hemen kalkıp Resulü Ekrem'i karşıladı. Peygamberimiz Ebu Talha ile birlikte eve girdi. Allah'ın elçisi anneme:
-Ümmü Süleym! Neyin varsa getir, buyurdu.
Annem de o ekmeği getirdi. Resulü Ekrem (sav) ekmeğin doğranmasını emretti ve ekmeği doğradılar. Annem yağ tulumunu sıkarak çıkan yağı ekmek parçalarının üzerine sürdü. Sonra Peygamber Efendimiz (sav) bu ekmeklere, Allah ne dilediyse öyle dua etti. Ardından da Ebu Talha'ya döndü ve:
-On kişiyi içeriye al, buyurdu. Onlar doyuncaya kadar yedikten sonra çıktılar. Resulü Ekrem (sav):
-On kişiyi daha içeri al, buyurdu. Ebu Talha on kişiyi daha içeri aldı ve onlarda doyuncaya kadar yiyip çıktılar. Hz. Peygamber (sav):
-Bir on kişiyi daha içeri al, buyurdu...
O gün bu ekmekten yiyip doyanların sayısı tam seksen kişiydi. (Buhari, Menalub, 25; Müslim, Eşribe, 143)
24 Ağustos 2009
Üç sahabenin garip hali
Abdullah ibni Şeddad (ra) anlatıyor:
Beni Uzre kabilesinden üç kişi Resulu Ekrem sallallahü aleyhim ve sellem'in huzuruna gelip Müslüman olurlar. Bunlar yoksul insanlardı. Peygamber Efendimiz (sav):
-Benim adıma, bunların geçimini kim üzerine almak ister? diye sordu. Cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Hz. Talha bin Ubeydullah (ra):
-Ben alırım, dedi.
Onlarda Talha'nın (ra) yanında kalmaya başladılar. Bunlardan biri, Hz. Peygamberin gönderdiği bir askeri birliğe katıldı ve o seferde şehit oldu.
İkinci sahabe uzun bir müddet sonra başka bir seferde şehit düştü.
Ve üç arkadaştan ikisi şehit olmuştu. Üçüncü sahabe ise savaşta değil, daha sonraları rahat döşeğinde öldü.
Talha bin Ubeydullah (ra) sözüne şöyle devam eder:
Bir gece rüyamda bu üç kişinin cennete girdiğini gördüm. Ama garip olanı şuydu. Arkadaşlarından sonra rahat döşeğinde ölen adam en öndeydi. Onun arkasında şehit olan ikinci adam duruyordu. İlk şehit olan ise en arkadaydı.
Gördüğüm bu hal zihnimi meşgul etti. Ben de Rasulü Ekrem'e (sav) giderek rüyamı anlattım. Allah'ın elçisi bana şunları söyledi:
-Bunun neyini anlamadın, Talha? Allah katında en faziletli kimse, Müslüman olarak uzun bir hayat süren ve Sübhanallah, Allahü Ekber, Lailaheillallah diye Allah'ı çokça zikredendir. En son ölen uzun yaşadığı yıllarda oruç tuttu, namaz kıldı. Daha fazla ibadet etti. Diğerlerinden farkı budur.
İman Duası
Nihat Hatipoğlu İle Sahur
Doç.Dr.Nihat Hatipoğlu doyumsuz üslubu ile İslam tarihinin ölümsüz hatıralarının paylaşılacağı manevi hayatımızdan unutulmaz örnekler, Ramazan ve oruçla ilgili sorularınıza cevaplar ve aydınlatıcı bilgilerle İftara Doğru Ramazan ayı boyunca her gün sizlerle.
Yayın Saati :17.00 - canlı
İftara Doğru
Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu doyumsuz üslubu ve samimi sohbeti ile Ramazan ayı boyunca her gece sahur programıyla ekranlara geliyor.
İzleyiciler, birbirinden ünlü sanatçılar ve Nihat Hatipoğlu’nun özel hikâyeleri ile sahurda hoşça vakit geçirirken, mübarek Ramazan ayı nasıl değerlendirilmeli, neler yapılmalı ile ilgili soruları canlı telefon bağlantılarıyla Nihat Hatipoğlu cevaplıyor.
Yayın Saati :02.40 - canlı
NİHAT HATİPOĞLU YAZILARI BURADA!
1 Eylül 2009
Mehmet Âkif’in kaleminden Sudanlı genç
İSTİKLAL şairimiz merhum Mehmet Âkif, hayatının son günlerinde tüm ıslam coğrafyasını dolaşmaya çalışır. Resulü Ekrem’e duyduğu sevgiden dolayı o kutsal beldelerde dolaşır durur. Mısır’dan Suriye’ye ve oradan da Medine’ye gider; Müslümanların dertleriyle dertlenir, ıstırap duyar.
Bir gün Medine’dedir. Peygamberimizin kabrinin huzurunda. Orada müthiş bir hadiseye şahit olur.
Ravda-i Tahire’nin yanı başında duruyordum ki, birdenbire bir ses yükseldi:
-Ya Nebi! şu halime bak, diyordu bu ses. Sağıma döndüğüm zaman parmaklıklar üzerine abanmış bir Sudanlı gördüm. Kendi kendine Efendimize (sav) şunları söylüyordu:
-Nasıl ki çöle güneş vurduğu zaman bağrı yanar, ben de senin hicranınla senelerce yandıkça yandım Ya Rasulullah! Senelerce arzu ettiğim halde, harem-i pakine gelip başımı ayaklarının dibine koymayı düşündüğüm halde, memleketim, evladı iyalim karşıma çıktı, bu ziyaretimi geciktirdi. Nihayet hepsini yıktım, çevremi terk ettim. Sudan diyarından ayrıldım, Tihame Çölü diye üç çölü teptim durdum. Senin çölün diye...
Senin çölünde gezerken burcu burcu senin kokunu duydum. Eğer senin kokun imdada yetişmeseydi ben bu yolu kat edemezdim Ya Rasulullah! Elli üç yaşına kadar senin hicranının azabını sinemde taşıdım, yanına geldiğim zaman şu başımı çarptığım demir kafes de nedir Ya Rasulullah!
Hâlâ vuslat olmayacak mı? Tihame Çölü’nü kat ettim gözlerime uyku girmedi. Arzu edersen yıldızlara sor. Sor ki şu üç aylık zaman içinde bu gözler bir kere uyudu mu? Uyumadı diyecekler Ya Rasulullah! Derdimi geceye döktüm Ya Rasulullah! Nihayet huzuruna geldim.
Resulü Ekrem’in (sav) kabrinin parmaklıklarından tutan bu aşık, son sözlerini söylerken bitkinleşmiştir, titremektedir. Akif şöyle bitiriyor:
Kısa bir sessizlikten sonra adam şöyle diyordu:
- Şu kadar mesafeyi geçip huzuruna geldim, bu hasta gönlümü bir daha ayak ucundan ayırma Ya Rasulullah! Tahammülüm yoktur artık senin ayrılığına.
Sonra bir sessizlik oldu, bir “ah” feryadı duydum. Döndüğüm zaman parmaklıkların dibine yıkılıp gitmişti. Sudanlı gözlerini kapatıyordu bu âleme. Birkaç dakika sonra da bir iki ölü yıkayıcısı ve bir iki taşıyıcı geldi. Cennetül Baki’ye kaldırdılar mübarek cenazesini. Fakat ruhu muhtemelen Ravda-i Tahire’nin parmaklıklarına takılıp kalmıştı. Resulullah’a (sav) yürekten aşık olan bu genç:
“Artık bu hasta gönlümü hak-i payinden ayırma Ya Rasulullah!” diyordu.
31 Ağustos 2009
-Babacığım! dedim.
-Bana vasiyetini bildir. Ne söylemek istersen söyle. Babam:
-Beni oturtun, dedi. Biz onu oturttuk. Bunun üzerine şöyle söylemeye başladı:
-Yavrum! Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmedikçe, imanın gerçek tadını alamazsın. Allah’ı da gerektiği şekilde bilemezsin, dedi. Ben:
-Babacığım, kaderin hayrını şerrinden nasıl ayırt edebilirim? diye sordum. Babam:
-Oğlum. şunu kesinlikle bilmelisin. Allah’ın senin hakkında yazmadığı bir şey asla başına gelmez. Allah’ın senin hakkında yazdığı bir şey de mutlaka seni bulur. (Sen tedbirini al. Ama sana rağmen senin gücünün yetmediği şeylerle karşılaşabilirsin.)
-Oğlum. Ben Peygamber Efendimizin (sav) şöyle buyurduğunu kulaklarımla duydum:
-Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Sonra Allahü Teala kaleme ‘Yaz’ buyurdu. Kalem ‘Neyi yazayım, Ya Rabbi?’ deyince de: Kıyamete kadar olacak her şeyin kaderini yaz, buyurdu. Kalem de o andan kıyamete kadar olacak her şeyi yazdı.
-Bak, oğlum!
Bunun böyle olduğuna iman etmeden ölürsen, cehenneme girersin. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav):
-İmanın böyle olduğuna iman etmeden ölen kimse benden değildir, buyurdu.
30 Ağustos 2009
Hz. Ebu Zer nasıl iman etti ?
Kardeşim Mekke'ye gitti, onu dinledi, sonra dönüp geri geldi. Ben:
-Anlat bakalım onun hakkında neler öğrendin? Dedim.
Onun iyi şeyleri emrettiğini, kötü şeylerden sakındırdığını, ama sözlerinin daha önce duyduğu şiirlere hiç benzemediğini söyledi. Bütün bu açıklamalar merakımı giderememiş hatta merakım artmıştı.
Azık torbamla eline bir sopa aldım ve Mekke'nin yolunu tuttum. Peygamber olduğunu söyleyen şahsı tanımıyordum. Onu bir başkasına sormak da istemiyordum. Çünkü Mekke'yi tanımıyordum. Zemzemi içip Kâbe'de kalmaya başladım. Bir gece yanıma Ebu Talib'in oğlu Ali geldi ve:
-Sen yabancısın galiba, dedi.
-Evet, öyleyim dedim.
-Haydi, bize gidelim dedi ve onunla birlikte kalkıp gittik. Ne o bana bir şey sordu, ne ben ona bir şey söyledim.
Sabahleyin, peygamber olduğunu söyleyen adam hakkında bilgi almak için tekrar Kâbe'ye gittim. Kimse bana onun hakkında bir şey söylemiyor, kendiside Kâbe'ye gelmiyordu.
Ertesi gün Ali (ra) yine yanıma geldi ve:
-Daha bu adamın (beni kastediyor) niçin burada bulunduğunu öğrenmenin zamanı gelmedi mi? dedi.
-Gelmedi, dedim.
-Haydi, benimle gel, dedi. Yine onların evine gittik. O zaman Ali (ra) bana:
-Neden buradasın? Mekke'ye niçin geldin? Anlat! Dedi.
Ben kendisine şöyle dedim:
-Sırrımı saklayacağına söz verir, beni de onun yanına götürürsen söylerim.
29 Ağustos 2009
-Babacığım! Ölümden korktuğun için mi ağlıyorsun? diye sordu. Amr ibni As (ra):
-Hayır, vallahi ölüm sonrasının korkusundan ağlamıyorum, dedi. O zaman Abdullah:
-Babacığım, sen hayırlı işler yaptın. Sen Resulullah (sav) sohbetinde bulunmadın mı?
Onun valiliğini yapmadın mı?
O sana şu müjdeyi vermedi mi?
Suriye'yi sen fethetmedin mi? diye özelliklerini tek tek saymaya başladı. O zaman Amr ibni As yüzünü bize döndü ve şunları söyledi:
-Ahiret için hazırladığımız en değerli azık “La ilahe illallah Muhammedin Rasulullah”
sözüdür.
Dinleyin beni. Benim hayatımda üç devir vardır.
Bir zamanlar kâfirdim. Müşriktim. Allah'ın elçisine benden fazla kin besleyen yoktu. En çok istediğim şey, bir yolunu bulup onu öldürmekti. Şayet bu haldeyken ölseydim, mutlaka cehennemlik olurdum. Helak olurdum.
Allahü Teala gönlüme İslam sevgisini koyunca, kalkıp Peygamber aleyhisselamın yanına gittim:
-Elini uzat sana biat edeceğim, dedim. O elini uzatınca ben elimi geri çektim. Hz. Peygamber (sav) bana döndü:
-Ne oldu, Amr? diye sordu.
Sonra aramızda şu konuşma geçti.
-Şart koşmak istiyorum
-Neyi şart koşacaksın?
-Allahü Teala'nın beni bağışlamasını.
O zaman Peygamber Efendimiz (sav) bana şunları söyledi:
-Müslüman olmanın, önceki günahları yok ettiğini bilmiyor musun?
-Hicret etmenin, daha önceki günahları silip süpürdüğünden haberin yok mu?
-Haccetmenin önceki günahları ortadan kaldırdığını bilmiyor musun?
O günden sonra Allah'ın elçisinden daha çok sevdiğim kimse yoktu. Gözümde ondan daha büyük biri mevcut değildi. Ona duyduğum saygıdan dolayı gözlerimi kaldırıp yüzüne bakamazdım.
Biri bana Peygamber Efendimizi (sav) anlatmamı isteseydi, yüzüne doya doya bakamadığım için bunu yapamazdım. Şayet bu haldeyken ölseydim, cennetlik olmayı umabilirdim. Ama heyhat ki ne heyhat.
Daha sonra saltanat işlerine karıştım. Siyasete bulaştım. O işlerin aleyhimde mi lehimde mi olduğunu bilemiyorum. Sizden şunu istiyorum:
Öldüğüm zaman arkamdan ne ağıt, ne de ateş yakın. Mahrem yerlerimi iyice örtün, kimse görmesin, çünkü melekler beni hesaba çekmek için yanıma gelecekler. Beni gömdüğünüz zaman üzerime toprağı yavaş yavaş atın.
Sonra kabrimin yanından hemen ayrılıp gitmeyin. Bir deveyi kesip etini taksim edecek kadar bir zaman orada durun. Böylece siz yanımdayken yerime alışayım ve Rabbimin elçilerine nasıl cevap vereceğimi düşüneyim.
28 Ağustos 2009
Akrabaya yardım ne kadar sevaptır
SAHABELERDEN Abdullah ibni Mesud (ra)’ın eşi Zeynep (r.anha) anlatıyor:
Bir gün Peygamberimizin (sav) mescidindeydim. Peygamber Efendimiz (sav):
-Ey Kadınlar! Süs eşyanızdan bile olsa sadaka veriniz, buyurdu.
Bunu duydum. Ben ise zaten kocama ve kardeşimin yetimlerine yardım ederdim. Resulü Ekrem’in bu emrini duyunca, kocam Allah ibni Mesut’a dedim ki:
-Sen eli dar, fakir bir adamsın. Peygamber Efendimiz (sav) bize sadaka vermemizi emretti. Ona git de bir soruver. Sadakamı sana ve kardeşimin yetimlerine vermekle bu emri yerine getiriyor muyum? Getiriyorsan ne iyi, de?ilse başkasına yardım edeyim, dedim. Abdullah:
-Git kendin sor, deyince ben de gittim.
Hz. Peygamberin (sav) kapısına vardım. Baktım ki Ensardan Zeynep adlı bir kadının da orada bekledi?i gördüm. Me?er onun derdi de benimkinin aynıymış.
Peygamber Efendimizin (sav) huzuruna girmeye de çok çekinirdik. Rahatsız etmekten utanırdık. O sırada içeriden Hz. Bilal çıktı. Ona şöyle dedik:
-Hz. Peygambere git de, kapıda iki kadın bekliyor, kocalarıyla kendi yetimlerine verecekleri sadakanın kabul olup olmadı?ını soruyorlar, de. Ama bizim kim oldu?umuzu da söyleme! dedik.
Bilal hemen Resulü Ekrem’in (sav) huzuruna girerek meseleyi anlatmış. Peygamberimiz de (sav):
-Kim onlar? diye sormuş. Müezzini Bilal-i Habeşi de (ra):
-Ensardan bir kadın ile Zeynep, demiş. Peygamber Efendimiz (sav);
-Hangi Zeynep’miş o? diye tekrar sormuş. Bilal de bunun üzerine:
-Abdullah’ın karısı, demiş. Allah Resulü (sav):
-Onlar, yakınlarına yardım etmekle iki sevap birden kazanıyorlar. Biri akrabasını görüp gözetme sevabı, di?eri ise sadaka sevabı, demiş.
27 Ağustos 2009
Dinin belli başlı esasları
Dinin belli başlı esasları Amr ibni Abese (ra) anlatıyor:
Daha ilk yıllardı. İslam henüz yayılmamıştı. Resulü Ekrem (sav) Mekke’de Ukaz mevkiindeyken yanına gittim ve ona:
-Ey Allah’ın Elçisi! Getirdiğin dine kim inandı? diye sordum.
-Biri hür, diğeri köle iki kişi inandı, dedi. O dönemler yanında sadece Hz. Ebu Bekir (ra) ve Bilal-i Habeşi (ra) vardı.
-Müslümanlık nedir? diye sordum. Efendimiz (sav):
-Tatlı dille konuşmak ve yemek yedirmektir, buyurdu. Ben:
-Peki, iman nedir? diye sordum. O (sav):
-Sabredip dayanmak, cömert ve anlayışlı olmaktır, dedi. Ben:
-Hangi Müslüman daha üstündür? diye sordum. Efendimiz (sav):
-O; dilinden ve elinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir, cevabını verdi. Ben:
-Hangi mümin daha üstündür? dedim. Efendimiz (sav):
-Ahlakı güzel olan kişi, cevabını verdi. Ben:
-Hangi namaz daha üstündür? dedim. Efendimiz (sav):
-Ayakta uzun süre durarak kılınan namazdır, cevabını verdi.
-Hangi hicret daha faziletlidir? dedim. O (sav):
-Rabbinin yapılmasını uygun görmediği şeyi terk etmek, dedi. Ben sormaya O (sav) da cevaplamaya devam buyurdular. Ben:
-Hangi cihat daha değerlidir? dedim. Efendimiz (sav):
-Savaşçının atının öldürüldüğü, kanının döküldüğü cihat, buyurdu. Ben:
-Hangi saatler daha değerlidir? dedim. O (sav):
-Gecenin son kısmında kılınan namaz ve yapılan dua. Tan yeri ağarana kadar sabah namazının farzına melekler de katılır. Tan yeri ağarınca, sabah namazının farzından önce, sabah namazının iki rekat sünnetinden başka namaz kılınmaz. Sabah namazını kıldıktan sonra, güneş doğuncaya kadar başka namaz kılma.
Namaz kılanın yanında melekler bulunur. Güneş batıncaya kadar namaz kılmaya devam et. Ama güneş batarken namaz kılma, buyurdu.
Amr b. Abese Müslüman oldu. Mekke’de Hz. Peygamberin (sav) yanında kalmak istedi ama Efendimiz (sav) bunu kabul etmedi ve gitmesini istedi. Zira Mekkeliler ona zarar verirlerdi. Efendimiz kendinden çok arkadaşlarını düşünür ve daima onların hayatını garantiye almaya çabalardı.
26 Ağustos 2009
İnananlar için ağlayan peygamber!
İbni Amr ibni As (ra) anlatıyor:
Bir gün Resulü Erkek sallallahu aleyhi ve selem, Hz. İbrahim (as) hakkındaki şu ayeti okudu:
“Rabbim! Bu putlar insanların çoğunu yoldan çıkardılar. Artık kim bana uyarsa bendendir; kim de bana karşı gelirse, elbette Sen çok bağışlayan, koruyup gözetensin.” (İbrahim 14/36)
Ardından Hz. İsa'nın (as) Kur'an'daki şu sözlerini söyledi:
“Onlara azab edersen, onlar zaten Senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, elbette Sen güç ve kudret sahibi, her şeyi yerli yerince yapansın.” (el-Maide 5/118)
Daha sonra Peygamber Efendimiz (sav) ellerin açtı:
“Allah'ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye dua etti ve ağladı.
Bunun üzerine Allah-u Teâlâ Hz. Peygamberin neden ağladığını bilse de sırf Peygamberinin dilinden duyulsun diye Cebrail'e emretti.
-Cibril (as) git Muhammed'e ve niçin ağladığını sor, buyurdu.
Cebrail de (as) ona geldi ve niçin ağladığını sordu. Resulü Ekrem (sav) ümmeti için duyduğu endişe yüzünden ağladığını söyledi. Onların azaba düşeceği endişesinden ağladığını söyledi. Zaten Allah-u Teâlâ onun ne için ağladığını çok iyi bilmekteydi.
Cebrail (as) aldığı cevabı Allah-u Teâlâ'ya iletince, Cenab-ı Hak ona şöyle buyurdu:
-Cebrail! Muhammed'e git ve ona; Allah ümmetin hakkında seni razı edecek, seni asla üzmeyecek. Sen razı olacaksın. Bunu dediğimi söyle! (Müslim, İyman, 346)
25 Ağustos 2009
O gün karnına taş bağlamıştı
Enes bin Malik (ra) anlatıyor:
Bir gün Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına gitmiştim. Ashabıyla oturmuş konuşuyordu. Karnına bir bez bağlamıştı. Ben bunu anlayamamıştım ve arkadaşlarına merakla sordum:
-Hz. Peygamber karnına niçin bez bağlamış? dedim. Onlar da;
-Açlıktan, diye cevap verdiler.
Bunun üzerine üvey babam Ebu Talha'ya gittim ve:
-Babacığım! Peygamber Efendimizin (sav) karnına bir bez bağladığını gördüm. Bazı arkadaşlarına bunun sebebini sordum; onlarda açlık yüzünden bağladığını söylediler, dedim. Babamda anneme:
-Evde yiyecek bir şey var mı? diye sordu. Annem:
-Evet, evde bir parça ekmek ve birkaç hurma var. Eğer Allah'ın Elçisi evimize tek başına gelirse, karnını doyururuz. Ama yanında başkası da gelirse onlara yetmez, dedi.
Sonra arpa ekmeğinden yapılmış birkaç çörek çıkardı. Onları kendi başörtüsünün bir tarafına sarıp elbisemin altına yerleştirdi. Örtünün bir kısmını da belime sardı ve beni Peygamber Efendimize gönderdi. Bana da,
-Bunu peygamberimize göster, dedi. Ben de hızla ekmeği götürdüm.
Hz. Peygamberin (sav) mescitte cemaatle birlikte oturduğunu gördüm ve onların yanında ayakta durdum. Allah'ın elçisi bana;
-Seni Ebu Talha mı gönderdi? Diye sordu. Bende:
-Evet, dedim.
-Yemek için mi? buyurdu. Yine:
-Evet, diye cevap verdim.
Resulü Ekrem (sav) yanındaki Sahabilere:
-Haydi, kalkınız deyip yürüdü. Ben önden gidip Ebu Talha'ya durumu bildirdim. Bunun üzerine Ebu Talha anneme:
-Ümmü Süleym! Hz.Peygamber (sav) cemaati alıp getirdi, ama evde onları doyuracak bir şey yok, ne yapacağız? dedi. Endişelendi mahcup olma korkusuyla. Ümmü Süleym:
-Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dedi.
Ebu Talha hemen kalkıp Resulü Ekrem'i karşıladı. Peygamberimiz Ebu Talha ile birlikte eve girdi. Allah'ın elçisi anneme:
-Ümmü Süleym! Neyin varsa getir, buyurdu.
Annem de o ekmeği getirdi. Resulü Ekrem (sav) ekmeğin doğranmasını emretti ve ekmeği doğradılar. Annem yağ tulumunu sıkarak çıkan yağı ekmek parçalarının üzerine sürdü. Sonra Peygamber Efendimiz (sav) bu ekmeklere, Allah ne dilediyse öyle dua etti. Ardından da Ebu Talha'ya döndü ve:
-On kişiyi içeriye al, buyurdu. Onlar doyuncaya kadar yedikten sonra çıktılar. Resulü Ekrem (sav):
-On kişiyi daha içeri al, buyurdu. Ebu Talha on kişiyi daha içeri aldı ve onlarda doyuncaya kadar yiyip çıktılar. Hz. Peygamber (sav):
-Bir on kişiyi daha içeri al, buyurdu...
O gün bu ekmekten yiyip doyanların sayısı tam seksen kişiydi. (Buhari, Menalub, 25; Müslim, Eşribe, 143)
24 Ağustos 2009
Üç sahabenin garip hali
Abdullah ibni Şeddad (ra) anlatıyor:
Beni Uzre kabilesinden üç kişi Resulu Ekrem sallallahü aleyhim ve sellem'in huzuruna gelip Müslüman olurlar. Bunlar yoksul insanlardı. Peygamber Efendimiz (sav):
-Benim adıma, bunların geçimini kim üzerine almak ister? diye sordu. Cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Hz. Talha bin Ubeydullah (ra):
-Ben alırım, dedi.
Onlarda Talha'nın (ra) yanında kalmaya başladılar. Bunlardan biri, Hz. Peygamberin gönderdiği bir askeri birliğe katıldı ve o seferde şehit oldu.
İkinci sahabe uzun bir müddet sonra başka bir seferde şehit düştü.
Ve üç arkadaştan ikisi şehit olmuştu. Üçüncü sahabe ise savaşta değil, daha sonraları rahat döşeğinde öldü.
Talha bin Ubeydullah (ra) sözüne şöyle devam eder:
Bir gece rüyamda bu üç kişinin cennete girdiğini gördüm. Ama garip olanı şuydu. Arkadaşlarından sonra rahat döşeğinde ölen adam en öndeydi. Onun arkasında şehit olan ikinci adam duruyordu. İlk şehit olan ise en arkadaydı.
Gördüğüm bu hal zihnimi meşgul etti. Ben de Rasulü Ekrem'e (sav) giderek rüyamı anlattım. Allah'ın elçisi bana şunları söyledi:
-Bunun neyini anlamadın, Talha? Allah katında en faziletli kimse, Müslüman olarak uzun bir hayat süren ve Sübhanallah, Allahü Ekber, Lailaheillallah diye Allah'ı çokça zikredendir. En son ölen uzun yaşadığı yıllarda oruç tuttu, namaz kıldı. Daha fazla ibadet etti. Diğerlerinden farkı budur.
Dileklerin Kabulü İçin
Nihat Hatipoğlu İle Sahur
Doç.Dr.Nihat Hatipoğlu doyumsuz üslubu ile İslam tarihinin ölümsüz hatıralarının paylaşılacağı manevi hayatımızdan unutulmaz örnekler, Ramazan ve oruçla ilgili sorularınıza cevaplar ve aydınlatıcı bilgilerle İftara Doğru Ramazan ayı boyunca her gün sizlerle.
Yayın Saati :17.00 - canlı
İftara Doğru
Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu doyumsuz üslubu ve samimi sohbeti ile Ramazan ayı boyunca her gece sahur programıyla ekranlara geliyor.
İzleyiciler, birbirinden ünlü sanatçılar ve Nihat Hatipoğlu’nun özel hikâyeleri ile sahurda hoşça vakit geçirirken, mübarek Ramazan ayı nasıl değerlendirilmeli, neler yapılmalı ile ilgili soruları canlı telefon bağlantılarıyla Nihat Hatipoğlu cevaplıyor.
Yayın Saati :02.40 - canlı
NİHAT HATİPOĞLU YAZILARI BURADA!
1 Eylül 2009
Mehmet Âkif’in kaleminden Sudanlı genç
İSTİKLAL şairimiz merhum Mehmet Âkif, hayatının son günlerinde tüm ıslam coğrafyasını dolaşmaya çalışır. Resulü Ekrem’e duyduğu sevgiden dolayı o kutsal beldelerde dolaşır durur. Mısır’dan Suriye’ye ve oradan da Medine’ye gider; Müslümanların dertleriyle dertlenir, ıstırap duyar.
Bir gün Medine’dedir. Peygamberimizin kabrinin huzurunda. Orada müthiş bir hadiseye şahit olur.
Ravda-i Tahire’nin yanı başında duruyordum ki, birdenbire bir ses yükseldi:
-Ya Nebi! şu halime bak, diyordu bu ses. Sağıma döndüğüm zaman parmaklıklar üzerine abanmış bir Sudanlı gördüm. Kendi kendine Efendimize (sav) şunları söylüyordu:
-Nasıl ki çöle güneş vurduğu zaman bağrı yanar, ben de senin hicranınla senelerce yandıkça yandım Ya Rasulullah! Senelerce arzu ettiğim halde, harem-i pakine gelip başımı ayaklarının dibine koymayı düşündüğüm halde, memleketim, evladı iyalim karşıma çıktı, bu ziyaretimi geciktirdi. Nihayet hepsini yıktım, çevremi terk ettim. Sudan diyarından ayrıldım, Tihame Çölü diye üç çölü teptim durdum. Senin çölün diye...
Senin çölünde gezerken burcu burcu senin kokunu duydum. Eğer senin kokun imdada yetişmeseydi ben bu yolu kat edemezdim Ya Rasulullah! Elli üç yaşına kadar senin hicranının azabını sinemde taşıdım, yanına geldiğim zaman şu başımı çarptığım demir kafes de nedir Ya Rasulullah!
Hâlâ vuslat olmayacak mı? Tihame Çölü’nü kat ettim gözlerime uyku girmedi. Arzu edersen yıldızlara sor. Sor ki şu üç aylık zaman içinde bu gözler bir kere uyudu mu? Uyumadı diyecekler Ya Rasulullah! Derdimi geceye döktüm Ya Rasulullah! Nihayet huzuruna geldim.
Resulü Ekrem’in (sav) kabrinin parmaklıklarından tutan bu aşık, son sözlerini söylerken bitkinleşmiştir, titremektedir. Akif şöyle bitiriyor:
Kısa bir sessizlikten sonra adam şöyle diyordu:
- Şu kadar mesafeyi geçip huzuruna geldim, bu hasta gönlümü bir daha ayak ucundan ayırma Ya Rasulullah! Tahammülüm yoktur artık senin ayrılığına.
Sonra bir sessizlik oldu, bir “ah” feryadı duydum. Döndüğüm zaman parmaklıkların dibine yıkılıp gitmişti. Sudanlı gözlerini kapatıyordu bu âleme. Birkaç dakika sonra da bir iki ölü yıkayıcısı ve bir iki taşıyıcı geldi. Cennetül Baki’ye kaldırdılar mübarek cenazesini. Fakat ruhu muhtemelen Ravda-i Tahire’nin parmaklıklarına takılıp kalmıştı. Resulullah’a (sav) yürekten aşık olan bu genç:
“Artık bu hasta gönlümü hak-i payinden ayırma Ya Rasulullah!” diyordu.
31 Ağustos 2009
-Babacığım! dedim.
-Bana vasiyetini bildir. Ne söylemek istersen söyle. Babam:
-Beni oturtun, dedi. Biz onu oturttuk. Bunun üzerine şöyle söylemeye başladı:
-Yavrum! Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmedikçe, imanın gerçek tadını alamazsın. Allah’ı da gerektiği şekilde bilemezsin, dedi. Ben:
-Babacığım, kaderin hayrını şerrinden nasıl ayırt edebilirim? diye sordum. Babam:
-Oğlum. şunu kesinlikle bilmelisin. Allah’ın senin hakkında yazmadığı bir şey asla başına gelmez. Allah’ın senin hakkında yazdığı bir şey de mutlaka seni bulur. (Sen tedbirini al. Ama sana rağmen senin gücünün yetmediği şeylerle karşılaşabilirsin.)
-Oğlum. Ben Peygamber Efendimizin (sav) şöyle buyurduğunu kulaklarımla duydum:
-Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Sonra Allahü Teala kaleme ‘Yaz’ buyurdu. Kalem ‘Neyi yazayım, Ya Rabbi?’ deyince de: Kıyamete kadar olacak her şeyin kaderini yaz, buyurdu. Kalem de o andan kıyamete kadar olacak her şeyi yazdı.
-Bak, oğlum!
Bunun böyle olduğuna iman etmeden ölürsen, cehenneme girersin. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav):
-İmanın böyle olduğuna iman etmeden ölen kimse benden değildir, buyurdu.
30 Ağustos 2009
Hz. Ebu Zer nasıl iman etti ?
Kardeşim Mekke'ye gitti, onu dinledi, sonra dönüp geri geldi. Ben:
-Anlat bakalım onun hakkında neler öğrendin? Dedim.
Onun iyi şeyleri emrettiğini, kötü şeylerden sakındırdığını, ama sözlerinin daha önce duyduğu şiirlere hiç benzemediğini söyledi. Bütün bu açıklamalar merakımı giderememiş hatta merakım artmıştı.
Azık torbamla eline bir sopa aldım ve Mekke'nin yolunu tuttum. Peygamber olduğunu söyleyen şahsı tanımıyordum. Onu bir başkasına sormak da istemiyordum. Çünkü Mekke'yi tanımıyordum. Zemzemi içip Kâbe'de kalmaya başladım. Bir gece yanıma Ebu Talib'in oğlu Ali geldi ve:
-Sen yabancısın galiba, dedi.
-Evet, öyleyim dedim.
-Haydi, bize gidelim dedi ve onunla birlikte kalkıp gittik. Ne o bana bir şey sordu, ne ben ona bir şey söyledim.
Sabahleyin, peygamber olduğunu söyleyen adam hakkında bilgi almak için tekrar Kâbe'ye gittim. Kimse bana onun hakkında bir şey söylemiyor, kendiside Kâbe'ye gelmiyordu.
Ertesi gün Ali (ra) yine yanıma geldi ve:
-Daha bu adamın (beni kastediyor) niçin burada bulunduğunu öğrenmenin zamanı gelmedi mi? dedi.
-Gelmedi, dedim.
-Haydi, benimle gel, dedi. Yine onların evine gittik. O zaman Ali (ra) bana:
-Neden buradasın? Mekke'ye niçin geldin? Anlat! Dedi.
Ben kendisine şöyle dedim:
-Sırrımı saklayacağına söz verir, beni de onun yanına götürürsen söylerim.
29 Ağustos 2009
-Babacığım! Ölümden korktuğun için mi ağlıyorsun? diye sordu. Amr ibni As (ra):
-Hayır, vallahi ölüm sonrasının korkusundan ağlamıyorum, dedi. O zaman Abdullah:
-Babacığım, sen hayırlı işler yaptın. Sen Resulullah (sav) sohbetinde bulunmadın mı?
Onun valiliğini yapmadın mı?
O sana şu müjdeyi vermedi mi?
Suriye'yi sen fethetmedin mi? diye özelliklerini tek tek saymaya başladı. O zaman Amr ibni As yüzünü bize döndü ve şunları söyledi:
-Ahiret için hazırladığımız en değerli azık “La ilahe illallah Muhammedin Rasulullah”
sözüdür.
Dinleyin beni. Benim hayatımda üç devir vardır.
Bir zamanlar kâfirdim. Müşriktim. Allah'ın elçisine benden fazla kin besleyen yoktu. En çok istediğim şey, bir yolunu bulup onu öldürmekti. Şayet bu haldeyken ölseydim, mutlaka cehennemlik olurdum. Helak olurdum.
Allahü Teala gönlüme İslam sevgisini koyunca, kalkıp Peygamber aleyhisselamın yanına gittim:
-Elini uzat sana biat edeceğim, dedim. O elini uzatınca ben elimi geri çektim. Hz. Peygamber (sav) bana döndü:
-Ne oldu, Amr? diye sordu.
Sonra aramızda şu konuşma geçti.
-Şart koşmak istiyorum
-Neyi şart koşacaksın?
-Allahü Teala'nın beni bağışlamasını.
O zaman Peygamber Efendimiz (sav) bana şunları söyledi:
-Müslüman olmanın, önceki günahları yok ettiğini bilmiyor musun?
-Hicret etmenin, daha önceki günahları silip süpürdüğünden haberin yok mu?
-Haccetmenin önceki günahları ortadan kaldırdığını bilmiyor musun?
O günden sonra Allah'ın elçisinden daha çok sevdiğim kimse yoktu. Gözümde ondan daha büyük biri mevcut değildi. Ona duyduğum saygıdan dolayı gözlerimi kaldırıp yüzüne bakamazdım.
Biri bana Peygamber Efendimizi (sav) anlatmamı isteseydi, yüzüne doya doya bakamadığım için bunu yapamazdım. Şayet bu haldeyken ölseydim, cennetlik olmayı umabilirdim. Ama heyhat ki ne heyhat.
Daha sonra saltanat işlerine karıştım. Siyasete bulaştım. O işlerin aleyhimde mi lehimde mi olduğunu bilemiyorum. Sizden şunu istiyorum:
Öldüğüm zaman arkamdan ne ağıt, ne de ateş yakın. Mahrem yerlerimi iyice örtün, kimse görmesin, çünkü melekler beni hesaba çekmek için yanıma gelecekler. Beni gömdüğünüz zaman üzerime toprağı yavaş yavaş atın.
Sonra kabrimin yanından hemen ayrılıp gitmeyin. Bir deveyi kesip etini taksim edecek kadar bir zaman orada durun. Böylece siz yanımdayken yerime alışayım ve Rabbimin elçilerine nasıl cevap vereceğimi düşüneyim.
28 Ağustos 2009
Akrabaya yardım ne kadar sevaptır
SAHABELERDEN Abdullah ibni Mesud (ra)’ın eşi Zeynep (r.anha) anlatıyor:
Bir gün Peygamberimizin (sav) mescidindeydim. Peygamber Efendimiz (sav):
-Ey Kadınlar! Süs eşyanızdan bile olsa sadaka veriniz, buyurdu.
Bunu duydum. Ben ise zaten kocama ve kardeşimin yetimlerine yardım ederdim. Resulü Ekrem’in bu emrini duyunca, kocam Allah ibni Mesut’a dedim ki:
-Sen eli dar, fakir bir adamsın. Peygamber Efendimiz (sav) bize sadaka vermemizi emretti. Ona git de bir soruver. Sadakamı sana ve kardeşimin yetimlerine vermekle bu emri yerine getiriyor muyum? Getiriyorsan ne iyi, de?ilse başkasına yardım edeyim, dedim. Abdullah:
-Git kendin sor, deyince ben de gittim.
Hz. Peygamberin (sav) kapısına vardım. Baktım ki Ensardan Zeynep adlı bir kadının da orada bekledi?i gördüm. Me?er onun derdi de benimkinin aynıymış.
Peygamber Efendimizin (sav) huzuruna girmeye de çok çekinirdik. Rahatsız etmekten utanırdık. O sırada içeriden Hz. Bilal çıktı. Ona şöyle dedik:
-Hz. Peygambere git de, kapıda iki kadın bekliyor, kocalarıyla kendi yetimlerine verecekleri sadakanın kabul olup olmadı?ını soruyorlar, de. Ama bizim kim oldu?umuzu da söyleme! dedik.
Bilal hemen Resulü Ekrem’in (sav) huzuruna girerek meseleyi anlatmış. Peygamberimiz de (sav):
-Kim onlar? diye sormuş. Müezzini Bilal-i Habeşi de (ra):
-Ensardan bir kadın ile Zeynep, demiş. Peygamber Efendimiz (sav);
-Hangi Zeynep’miş o? diye tekrar sormuş. Bilal de bunun üzerine:
-Abdullah’ın karısı, demiş. Allah Resulü (sav):
-Onlar, yakınlarına yardım etmekle iki sevap birden kazanıyorlar. Biri akrabasını görüp gözetme sevabı, di?eri ise sadaka sevabı, demiş.
27 Ağustos 2009
Dinin belli başlı esasları
Dinin belli başlı esasları Amr ibni Abese (ra) anlatıyor:
Daha ilk yıllardı. İslam henüz yayılmamıştı. Resulü Ekrem (sav) Mekke’de Ukaz mevkiindeyken yanına gittim ve ona:
-Ey Allah’ın Elçisi! Getirdiğin dine kim inandı? diye sordum.
-Biri hür, diğeri köle iki kişi inandı, dedi. O dönemler yanında sadece Hz. Ebu Bekir (ra) ve Bilal-i Habeşi (ra) vardı.
-Müslümanlık nedir? diye sordum. Efendimiz (sav):
-Tatlı dille konuşmak ve yemek yedirmektir, buyurdu. Ben:
-Peki, iman nedir? diye sordum. O (sav):
-Sabredip dayanmak, cömert ve anlayışlı olmaktır, dedi. Ben:
-Hangi Müslüman daha üstündür? diye sordum. Efendimiz (sav):
-O; dilinden ve elinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir, cevabını verdi. Ben:
-Hangi mümin daha üstündür? dedim. Efendimiz (sav):
-Ahlakı güzel olan kişi, cevabını verdi. Ben:
-Hangi namaz daha üstündür? dedim. Efendimiz (sav):
-Ayakta uzun süre durarak kılınan namazdır, cevabını verdi.
-Hangi hicret daha faziletlidir? dedim. O (sav):
-Rabbinin yapılmasını uygun görmediği şeyi terk etmek, dedi. Ben sormaya O (sav) da cevaplamaya devam buyurdular. Ben:
-Hangi cihat daha değerlidir? dedim. Efendimiz (sav):
-Savaşçının atının öldürüldüğü, kanının döküldüğü cihat, buyurdu. Ben:
-Hangi saatler daha değerlidir? dedim. O (sav):
-Gecenin son kısmında kılınan namaz ve yapılan dua. Tan yeri ağarana kadar sabah namazının farzına melekler de katılır. Tan yeri ağarınca, sabah namazının farzından önce, sabah namazının iki rekat sünnetinden başka namaz kılınmaz. Sabah namazını kıldıktan sonra, güneş doğuncaya kadar başka namaz kılma.
Namaz kılanın yanında melekler bulunur. Güneş batıncaya kadar namaz kılmaya devam et. Ama güneş batarken namaz kılma, buyurdu.
Amr b. Abese Müslüman oldu. Mekke’de Hz. Peygamberin (sav) yanında kalmak istedi ama Efendimiz (sav) bunu kabul etmedi ve gitmesini istedi. Zira Mekkeliler ona zarar verirlerdi. Efendimiz kendinden çok arkadaşlarını düşünür ve daima onların hayatını garantiye almaya çabalardı.
26 Ağustos 2009
İnananlar için ağlayan peygamber!
İbni Amr ibni As (ra) anlatıyor:
Bir gün Resulü Erkek sallallahu aleyhi ve selem, Hz. İbrahim (as) hakkındaki şu ayeti okudu:
“Rabbim! Bu putlar insanların çoğunu yoldan çıkardılar. Artık kim bana uyarsa bendendir; kim de bana karşı gelirse, elbette Sen çok bağışlayan, koruyup gözetensin.” (İbrahim 14/36)
Ardından Hz. İsa'nın (as) Kur'an'daki şu sözlerini söyledi:
“Onlara azab edersen, onlar zaten Senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, elbette Sen güç ve kudret sahibi, her şeyi yerli yerince yapansın.” (el-Maide 5/118)
Daha sonra Peygamber Efendimiz (sav) ellerin açtı:
“Allah'ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye dua etti ve ağladı.
Bunun üzerine Allah-u Teâlâ Hz. Peygamberin neden ağladığını bilse de sırf Peygamberinin dilinden duyulsun diye Cebrail'e emretti.
-Cibril (as) git Muhammed'e ve niçin ağladığını sor, buyurdu.
Cebrail de (as) ona geldi ve niçin ağladığını sordu. Resulü Ekrem (sav) ümmeti için duyduğu endişe yüzünden ağladığını söyledi. Onların azaba düşeceği endişesinden ağladığını söyledi. Zaten Allah-u Teâlâ onun ne için ağladığını çok iyi bilmekteydi.
Cebrail (as) aldığı cevabı Allah-u Teâlâ'ya iletince, Cenab-ı Hak ona şöyle buyurdu:
-Cebrail! Muhammed'e git ve ona; Allah ümmetin hakkında seni razı edecek, seni asla üzmeyecek. Sen razı olacaksın. Bunu dediğimi söyle! (Müslim, İyman, 346)
25 Ağustos 2009
O gün karnına taş bağlamıştı
Enes bin Malik (ra) anlatıyor:
Bir gün Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına gitmiştim. Ashabıyla oturmuş konuşuyordu. Karnına bir bez bağlamıştı. Ben bunu anlayamamıştım ve arkadaşlarına merakla sordum:
-Hz. Peygamber karnına niçin bez bağlamış? dedim. Onlar da;
-Açlıktan, diye cevap verdiler.
Bunun üzerine üvey babam Ebu Talha'ya gittim ve:
-Babacığım! Peygamber Efendimizin (sav) karnına bir bez bağladığını gördüm. Bazı arkadaşlarına bunun sebebini sordum; onlarda açlık yüzünden bağladığını söylediler, dedim. Babamda anneme:
-Evde yiyecek bir şey var mı? diye sordu. Annem:
-Evet, evde bir parça ekmek ve birkaç hurma var. Eğer Allah'ın Elçisi evimize tek başına gelirse, karnını doyururuz. Ama yanında başkası da gelirse onlara yetmez, dedi.
Sonra arpa ekmeğinden yapılmış birkaç çörek çıkardı. Onları kendi başörtüsünün bir tarafına sarıp elbisemin altına yerleştirdi. Örtünün bir kısmını da belime sardı ve beni Peygamber Efendimize gönderdi. Bana da,
-Bunu peygamberimize göster, dedi. Ben de hızla ekmeği götürdüm.
Hz. Peygamberin (sav) mescitte cemaatle birlikte oturduğunu gördüm ve onların yanında ayakta durdum. Allah'ın elçisi bana;
-Seni Ebu Talha mı gönderdi? Diye sordu. Bende:
-Evet, dedim.
-Yemek için mi? buyurdu. Yine:
-Evet, diye cevap verdim.
Resulü Ekrem (sav) yanındaki Sahabilere:
-Haydi, kalkınız deyip yürüdü. Ben önden gidip Ebu Talha'ya durumu bildirdim. Bunun üzerine Ebu Talha anneme:
-Ümmü Süleym! Hz.Peygamber (sav) cemaati alıp getirdi, ama evde onları doyuracak bir şey yok, ne yapacağız? dedi. Endişelendi mahcup olma korkusuyla. Ümmü Süleym:
-Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dedi.
Ebu Talha hemen kalkıp Resulü Ekrem'i karşıladı. Peygamberimiz Ebu Talha ile birlikte eve girdi. Allah'ın elçisi anneme:
-Ümmü Süleym! Neyin varsa getir, buyurdu.
Annem de o ekmeği getirdi. Resulü Ekrem (sav) ekmeğin doğranmasını emretti ve ekmeği doğradılar. Annem yağ tulumunu sıkarak çıkan yağı ekmek parçalarının üzerine sürdü. Sonra Peygamber Efendimiz (sav) bu ekmeklere, Allah ne dilediyse öyle dua etti. Ardından da Ebu Talha'ya döndü ve:
-On kişiyi içeriye al, buyurdu. Onlar doyuncaya kadar yedikten sonra çıktılar. Resulü Ekrem (sav):
-On kişiyi daha içeri al, buyurdu. Ebu Talha on kişiyi daha içeri aldı ve onlarda doyuncaya kadar yiyip çıktılar. Hz. Peygamber (sav):
-Bir on kişiyi daha içeri al, buyurdu...
O gün bu ekmekten yiyip doyanların sayısı tam seksen kişiydi. (Buhari, Menalub, 25; Müslim, Eşribe, 143)
24 Ağustos 2009
Üç sahabenin garip hali
Abdullah ibni Şeddad (ra) anlatıyor:
Beni Uzre kabilesinden üç kişi Resulu Ekrem sallallahü aleyhim ve sellem'in huzuruna gelip Müslüman olurlar. Bunlar yoksul insanlardı. Peygamber Efendimiz (sav):
-Benim adıma, bunların geçimini kim üzerine almak ister? diye sordu. Cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Hz. Talha bin Ubeydullah (ra):
-Ben alırım, dedi.
Onlarda Talha'nın (ra) yanında kalmaya başladılar. Bunlardan biri, Hz. Peygamberin gönderdiği bir askeri birliğe katıldı ve o seferde şehit oldu.
İkinci sahabe uzun bir müddet sonra başka bir seferde şehit düştü.
Ve üç arkadaştan ikisi şehit olmuştu. Üçüncü sahabe ise savaşta değil, daha sonraları rahat döşeğinde öldü.
Talha bin Ubeydullah (ra) sözüne şöyle devam eder:
Bir gece rüyamda bu üç kişinin cennete girdiğini gördüm. Ama garip olanı şuydu. Arkadaşlarından sonra rahat döşeğinde ölen adam en öndeydi. Onun arkasında şehit olan ikinci adam duruyordu. İlk şehit olan ise en arkadaydı.
Gördüğüm bu hal zihnimi meşgul etti. Ben de Rasulü Ekrem'e (sav) giderek rüyamı anlattım. Allah'ın elçisi bana şunları söyledi:
-Bunun neyini anlamadın, Talha? Allah katında en faziletli kimse, Müslüman olarak uzun bir hayat süren ve Sübhanallah, Allahü Ekber, Lailaheillallah diye Allah'ı çokça zikredendir. En son ölen uzun yaşadığı yıllarda oruç tuttu, namaz kıldı. Daha fazla ibadet etti. Diğerlerinden farkı budur.
Görünmeyen Şeylerin Şerrinden Korunmak İçin Dua
Nihat Hatipoğlu İle Sahur
Doç.Dr.Nihat Hatipoğlu doyumsuz üslubu ile İslam tarihinin ölümsüz hatıralarının paylaşılacağı manevi hayatımızdan unutulmaz örnekler, Ramazan ve oruçla ilgili sorularınıza cevaplar ve aydınlatıcı bilgilerle İftara Doğru Ramazan ayı boyunca her gün sizlerle.
Yayın Saati :17.00 - canlı
İftara Doğru
Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu doyumsuz üslubu ve samimi sohbeti ile Ramazan ayı boyunca her gece sahur programıyla ekranlara geliyor.
İzleyiciler, birbirinden ünlü sanatçılar ve Nihat Hatipoğlu’nun özel hikâyeleri ile sahurda hoşça vakit geçirirken, mübarek Ramazan ayı nasıl değerlendirilmeli, neler yapılmalı ile ilgili soruları canlı telefon bağlantılarıyla Nihat Hatipoğlu cevaplıyor.
Yayın Saati :02.40 - canlı
NİHAT HATİPOĞLU YAZILARI BURADA!
1 Eylül 2009
Mehmet Âkif’in kaleminden Sudanlı genç
İSTİKLAL şairimiz merhum Mehmet Âkif, hayatının son günlerinde tüm ıslam coğrafyasını dolaşmaya çalışır. Resulü Ekrem’e duyduğu sevgiden dolayı o kutsal beldelerde dolaşır durur. Mısır’dan Suriye’ye ve oradan da Medine’ye gider; Müslümanların dertleriyle dertlenir, ıstırap duyar.
Bir gün Medine’dedir. Peygamberimizin kabrinin huzurunda. Orada müthiş bir hadiseye şahit olur.
Ravda-i Tahire’nin yanı başında duruyordum ki, birdenbire bir ses yükseldi:
-Ya Nebi! şu halime bak, diyordu bu ses. Sağıma döndüğüm zaman parmaklıklar üzerine abanmış bir Sudanlı gördüm. Kendi kendine Efendimize (sav) şunları söylüyordu:
-Nasıl ki çöle güneş vurduğu zaman bağrı yanar, ben de senin hicranınla senelerce yandıkça yandım Ya Rasulullah! Senelerce arzu ettiğim halde, harem-i pakine gelip başımı ayaklarının dibine koymayı düşündüğüm halde, memleketim, evladı iyalim karşıma çıktı, bu ziyaretimi geciktirdi. Nihayet hepsini yıktım, çevremi terk ettim. Sudan diyarından ayrıldım, Tihame Çölü diye üç çölü teptim durdum. Senin çölün diye...
Senin çölünde gezerken burcu burcu senin kokunu duydum. Eğer senin kokun imdada yetişmeseydi ben bu yolu kat edemezdim Ya Rasulullah! Elli üç yaşına kadar senin hicranının azabını sinemde taşıdım, yanına geldiğim zaman şu başımı çarptığım demir kafes de nedir Ya Rasulullah!
Hâlâ vuslat olmayacak mı? Tihame Çölü’nü kat ettim gözlerime uyku girmedi. Arzu edersen yıldızlara sor. Sor ki şu üç aylık zaman içinde bu gözler bir kere uyudu mu? Uyumadı diyecekler Ya Rasulullah! Derdimi geceye döktüm Ya Rasulullah! Nihayet huzuruna geldim.
Resulü Ekrem’in (sav) kabrinin parmaklıklarından tutan bu aşık, son sözlerini söylerken bitkinleşmiştir, titremektedir. Akif şöyle bitiriyor:
Kısa bir sessizlikten sonra adam şöyle diyordu:
- Şu kadar mesafeyi geçip huzuruna geldim, bu hasta gönlümü bir daha ayak ucundan ayırma Ya Rasulullah! Tahammülüm yoktur artık senin ayrılığına.
Sonra bir sessizlik oldu, bir “ah” feryadı duydum. Döndüğüm zaman parmaklıkların dibine yıkılıp gitmişti. Sudanlı gözlerini kapatıyordu bu âleme. Birkaç dakika sonra da bir iki ölü yıkayıcısı ve bir iki taşıyıcı geldi. Cennetül Baki’ye kaldırdılar mübarek cenazesini. Fakat ruhu muhtemelen Ravda-i Tahire’nin parmaklıklarına takılıp kalmıştı. Resulullah’a (sav) yürekten aşık olan bu genç:
“Artık bu hasta gönlümü hak-i payinden ayırma Ya Rasulullah!” diyordu.
31 Ağustos 2009
-Babacığım! dedim.
-Bana vasiyetini bildir. Ne söylemek istersen söyle. Babam:
-Beni oturtun, dedi. Biz onu oturttuk. Bunun üzerine şöyle söylemeye başladı:
-Yavrum! Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmedikçe, imanın gerçek tadını alamazsın. Allah’ı da gerektiği şekilde bilemezsin, dedi. Ben:
-Babacığım, kaderin hayrını şerrinden nasıl ayırt edebilirim? diye sordum. Babam:
-Oğlum. şunu kesinlikle bilmelisin. Allah’ın senin hakkında yazmadığı bir şey asla başına gelmez. Allah’ın senin hakkında yazdığı bir şey de mutlaka seni bulur. (Sen tedbirini al. Ama sana rağmen senin gücünün yetmediği şeylerle karşılaşabilirsin.)
-Oğlum. Ben Peygamber Efendimizin (sav) şöyle buyurduğunu kulaklarımla duydum:
-Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Sonra Allahü Teala kaleme ‘Yaz’ buyurdu. Kalem ‘Neyi yazayım, Ya Rabbi?’ deyince de: Kıyamete kadar olacak her şeyin kaderini yaz, buyurdu. Kalem de o andan kıyamete kadar olacak her şeyi yazdı.
-Bak, oğlum!
Bunun böyle olduğuna iman etmeden ölürsen, cehenneme girersin. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav):
-İmanın böyle olduğuna iman etmeden ölen kimse benden değildir, buyurdu.
30 Ağustos 2009
Hz. Ebu Zer nasıl iman etti ?
Kardeşim Mekke'ye gitti, onu dinledi, sonra dönüp geri geldi. Ben:
-Anlat bakalım onun hakkında neler öğrendin? Dedim.
Onun iyi şeyleri emrettiğini, kötü şeylerden sakındırdığını, ama sözlerinin daha önce duyduğu şiirlere hiç benzemediğini söyledi. Bütün bu açıklamalar merakımı giderememiş hatta merakım artmıştı.
Azık torbamla eline bir sopa aldım ve Mekke'nin yolunu tuttum. Peygamber olduğunu söyleyen şahsı tanımıyordum. Onu bir başkasına sormak da istemiyordum. Çünkü Mekke'yi tanımıyordum. Zemzemi içip Kâbe'de kalmaya başladım. Bir gece yanıma Ebu Talib'in oğlu Ali geldi ve:
-Sen yabancısın galiba, dedi.
-Evet, öyleyim dedim.
-Haydi, bize gidelim dedi ve onunla birlikte kalkıp gittik. Ne o bana bir şey sordu, ne ben ona bir şey söyledim.
Sabahleyin, peygamber olduğunu söyleyen adam hakkında bilgi almak için tekrar Kâbe'ye gittim. Kimse bana onun hakkında bir şey söylemiyor, kendiside Kâbe'ye gelmiyordu.
Ertesi gün Ali (ra) yine yanıma geldi ve:
-Daha bu adamın (beni kastediyor) niçin burada bulunduğunu öğrenmenin zamanı gelmedi mi? dedi.
-Gelmedi, dedim.
-Haydi, benimle gel, dedi. Yine onların evine gittik. O zaman Ali (ra) bana:
-Neden buradasın? Mekke'ye niçin geldin? Anlat! Dedi.
Ben kendisine şöyle dedim:
-Sırrımı saklayacağına söz verir, beni de onun yanına götürürsen söylerim.
29 Ağustos 2009
-Babacığım! Ölümden korktuğun için mi ağlıyorsun? diye sordu. Amr ibni As (ra):
-Hayır, vallahi ölüm sonrasının korkusundan ağlamıyorum, dedi. O zaman Abdullah:
-Babacığım, sen hayırlı işler yaptın. Sen Resulullah (sav) sohbetinde bulunmadın mı?
Onun valiliğini yapmadın mı?
O sana şu müjdeyi vermedi mi?
Suriye'yi sen fethetmedin mi? diye özelliklerini tek tek saymaya başladı. O zaman Amr ibni As yüzünü bize döndü ve şunları söyledi:
-Ahiret için hazırladığımız en değerli azık “La ilahe illallah Muhammedin Rasulullah”
sözüdür.
Dinleyin beni. Benim hayatımda üç devir vardır.
Bir zamanlar kâfirdim. Müşriktim. Allah'ın elçisine benden fazla kin besleyen yoktu. En çok istediğim şey, bir yolunu bulup onu öldürmekti. Şayet bu haldeyken ölseydim, mutlaka cehennemlik olurdum. Helak olurdum.
Allahü Teala gönlüme İslam sevgisini koyunca, kalkıp Peygamber aleyhisselamın yanına gittim:
-Elini uzat sana biat edeceğim, dedim. O elini uzatınca ben elimi geri çektim. Hz. Peygamber (sav) bana döndü:
-Ne oldu, Amr? diye sordu.
Sonra aramızda şu konuşma geçti.
-Şart koşmak istiyorum
-Neyi şart koşacaksın?
-Allahü Teala'nın beni bağışlamasını.
O zaman Peygamber Efendimiz (sav) bana şunları söyledi:
-Müslüman olmanın, önceki günahları yok ettiğini bilmiyor musun?
-Hicret etmenin, daha önceki günahları silip süpürdüğünden haberin yok mu?
-Haccetmenin önceki günahları ortadan kaldırdığını bilmiyor musun?
O günden sonra Allah'ın elçisinden daha çok sevdiğim kimse yoktu. Gözümde ondan daha büyük biri mevcut değildi. Ona duyduğum saygıdan dolayı gözlerimi kaldırıp yüzüne bakamazdım.
Biri bana Peygamber Efendimizi (sav) anlatmamı isteseydi, yüzüne doya doya bakamadığım için bunu yapamazdım. Şayet bu haldeyken ölseydim, cennetlik olmayı umabilirdim. Ama heyhat ki ne heyhat.
Daha sonra saltanat işlerine karıştım. Siyasete bulaştım. O işlerin aleyhimde mi lehimde mi olduğunu bilemiyorum. Sizden şunu istiyorum:
Öldüğüm zaman arkamdan ne ağıt, ne de ateş yakın. Mahrem yerlerimi iyice örtün, kimse görmesin, çünkü melekler beni hesaba çekmek için yanıma gelecekler. Beni gömdüğünüz zaman üzerime toprağı yavaş yavaş atın.
Sonra kabrimin yanından hemen ayrılıp gitmeyin. Bir deveyi kesip etini taksim edecek kadar bir zaman orada durun. Böylece siz yanımdayken yerime alışayım ve Rabbimin elçilerine nasıl cevap vereceğimi düşüneyim.
28 Ağustos 2009
Akrabaya yardım ne kadar sevaptır
SAHABELERDEN Abdullah ibni Mesud (ra)’ın eşi Zeynep (r.anha) anlatıyor:
Bir gün Peygamberimizin (sav) mescidindeydim. Peygamber Efendimiz (sav):
-Ey Kadınlar! Süs eşyanızdan bile olsa sadaka veriniz, buyurdu.
Bunu duydum. Ben ise zaten kocama ve kardeşimin yetimlerine yardım ederdim. Resulü Ekrem’in bu emrini duyunca, kocam Allah ibni Mesut’a dedim ki:
-Sen eli dar, fakir bir adamsın. Peygamber Efendimiz (sav) bize sadaka vermemizi emretti. Ona git de bir soruver. Sadakamı sana ve kardeşimin yetimlerine vermekle bu emri yerine getiriyor muyum? Getiriyorsan ne iyi, de?ilse başkasına yardım edeyim, dedim. Abdullah:
-Git kendin sor, deyince ben de gittim.
Hz. Peygamberin (sav) kapısına vardım. Baktım ki Ensardan Zeynep adlı bir kadının da orada bekledi?i gördüm. Me?er onun derdi de benimkinin aynıymış.
Peygamber Efendimizin (sav) huzuruna girmeye de çok çekinirdik. Rahatsız etmekten utanırdık. O sırada içeriden Hz. Bilal çıktı. Ona şöyle dedik:
-Hz. Peygambere git de, kapıda iki kadın bekliyor, kocalarıyla kendi yetimlerine verecekleri sadakanın kabul olup olmadı?ını soruyorlar, de. Ama bizim kim oldu?umuzu da söyleme! dedik.
Bilal hemen Resulü Ekrem’in (sav) huzuruna girerek meseleyi anlatmış. Peygamberimiz de (sav):
-Kim onlar? diye sormuş. Müezzini Bilal-i Habeşi de (ra):
-Ensardan bir kadın ile Zeynep, demiş. Peygamber Efendimiz (sav);
-Hangi Zeynep’miş o? diye tekrar sormuş. Bilal de bunun üzerine:
-Abdullah’ın karısı, demiş. Allah Resulü (sav):
-Onlar, yakınlarına yardım etmekle iki sevap birden kazanıyorlar. Biri akrabasını görüp gözetme sevabı, di?eri ise sadaka sevabı, demiş.
27 Ağustos 2009
Dinin belli başlı esasları
Dinin belli başlı esasları Amr ibni Abese (ra) anlatıyor:
Daha ilk yıllardı. İslam henüz yayılmamıştı. Resulü Ekrem (sav) Mekke’de Ukaz mevkiindeyken yanına gittim ve ona:
-Ey Allah’ın Elçisi! Getirdiğin dine kim inandı? diye sordum.
-Biri hür, diğeri köle iki kişi inandı, dedi. O dönemler yanında sadece Hz. Ebu Bekir (ra) ve Bilal-i Habeşi (ra) vardı.
-Müslümanlık nedir? diye sordum. Efendimiz (sav):
-Tatlı dille konuşmak ve yemek yedirmektir, buyurdu. Ben:
-Peki, iman nedir? diye sordum. O (sav):
-Sabredip dayanmak, cömert ve anlayışlı olmaktır, dedi. Ben:
-Hangi Müslüman daha üstündür? diye sordum. Efendimiz (sav):
-O; dilinden ve elinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir, cevabını verdi. Ben:
-Hangi mümin daha üstündür? dedim. Efendimiz (sav):
-Ahlakı güzel olan kişi, cevabını verdi. Ben:
-Hangi namaz daha üstündür? dedim. Efendimiz (sav):
-Ayakta uzun süre durarak kılınan namazdır, cevabını verdi.
-Hangi hicret daha faziletlidir? dedim. O (sav):
-Rabbinin yapılmasını uygun görmediği şeyi terk etmek, dedi. Ben sormaya O (sav) da cevaplamaya devam buyurdular. Ben:
-Hangi cihat daha değerlidir? dedim. Efendimiz (sav):
-Savaşçının atının öldürüldüğü, kanının döküldüğü cihat, buyurdu. Ben:
-Hangi saatler daha değerlidir? dedim. O (sav):
-Gecenin son kısmında kılınan namaz ve yapılan dua. Tan yeri ağarana kadar sabah namazının farzına melekler de katılır. Tan yeri ağarınca, sabah namazının farzından önce, sabah namazının iki rekat sünnetinden başka namaz kılınmaz. Sabah namazını kıldıktan sonra, güneş doğuncaya kadar başka namaz kılma.
Namaz kılanın yanında melekler bulunur. Güneş batıncaya kadar namaz kılmaya devam et. Ama güneş batarken namaz kılma, buyurdu.
Amr b. Abese Müslüman oldu. Mekke’de Hz. Peygamberin (sav) yanında kalmak istedi ama Efendimiz (sav) bunu kabul etmedi ve gitmesini istedi. Zira Mekkeliler ona zarar verirlerdi. Efendimiz kendinden çok arkadaşlarını düşünür ve daima onların hayatını garantiye almaya çabalardı.
26 Ağustos 2009
İnananlar için ağlayan peygamber!
İbni Amr ibni As (ra) anlatıyor:
Bir gün Resulü Erkek sallallahu aleyhi ve selem, Hz. İbrahim (as) hakkındaki şu ayeti okudu:
“Rabbim! Bu putlar insanların çoğunu yoldan çıkardılar. Artık kim bana uyarsa bendendir; kim de bana karşı gelirse, elbette Sen çok bağışlayan, koruyup gözetensin.” (İbrahim 14/36)
Ardından Hz. İsa'nın (as) Kur'an'daki şu sözlerini söyledi:
“Onlara azab edersen, onlar zaten Senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, elbette Sen güç ve kudret sahibi, her şeyi yerli yerince yapansın.” (el-Maide 5/118)
Daha sonra Peygamber Efendimiz (sav) ellerin açtı:
“Allah'ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye dua etti ve ağladı.
Bunun üzerine Allah-u Teâlâ Hz. Peygamberin neden ağladığını bilse de sırf Peygamberinin dilinden duyulsun diye Cebrail'e emretti.
-Cibril (as) git Muhammed'e ve niçin ağladığını sor, buyurdu.
Cebrail de (as) ona geldi ve niçin ağladığını sordu. Resulü Ekrem (sav) ümmeti için duyduğu endişe yüzünden ağladığını söyledi. Onların azaba düşeceği endişesinden ağladığını söyledi. Zaten Allah-u Teâlâ onun ne için ağladığını çok iyi bilmekteydi.
Cebrail (as) aldığı cevabı Allah-u Teâlâ'ya iletince, Cenab-ı Hak ona şöyle buyurdu:
-Cebrail! Muhammed'e git ve ona; Allah ümmetin hakkında seni razı edecek, seni asla üzmeyecek. Sen razı olacaksın. Bunu dediğimi söyle! (Müslim, İyman, 346)
25 Ağustos 2009
O gün karnına taş bağlamıştı
Enes bin Malik (ra) anlatıyor:
Bir gün Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına gitmiştim. Ashabıyla oturmuş konuşuyordu. Karnına bir bez bağlamıştı. Ben bunu anlayamamıştım ve arkadaşlarına merakla sordum:
-Hz. Peygamber karnına niçin bez bağlamış? dedim. Onlar da;
-Açlıktan, diye cevap verdiler.
Bunun üzerine üvey babam Ebu Talha'ya gittim ve:
-Babacığım! Peygamber Efendimizin (sav) karnına bir bez bağladığını gördüm. Bazı arkadaşlarına bunun sebebini sordum; onlarda açlık yüzünden bağladığını söylediler, dedim. Babamda anneme:
-Evde yiyecek bir şey var mı? diye sordu. Annem:
-Evet, evde bir parça ekmek ve birkaç hurma var. Eğer Allah'ın Elçisi evimize tek başına gelirse, karnını doyururuz. Ama yanında başkası da gelirse onlara yetmez, dedi.
Sonra arpa ekmeğinden yapılmış birkaç çörek çıkardı. Onları kendi başörtüsünün bir tarafına sarıp elbisemin altına yerleştirdi. Örtünün bir kısmını da belime sardı ve beni Peygamber Efendimize gönderdi. Bana da,
-Bunu peygamberimize göster, dedi. Ben de hızla ekmeği götürdüm.
Hz. Peygamberin (sav) mescitte cemaatle birlikte oturduğunu gördüm ve onların yanında ayakta durdum. Allah'ın elçisi bana;
-Seni Ebu Talha mı gönderdi? Diye sordu. Bende:
-Evet, dedim.
-Yemek için mi? buyurdu. Yine:
-Evet, diye cevap verdim.
Resulü Ekrem (sav) yanındaki Sahabilere:
-Haydi, kalkınız deyip yürüdü. Ben önden gidip Ebu Talha'ya durumu bildirdim. Bunun üzerine Ebu Talha anneme:
-Ümmü Süleym! Hz.Peygamber (sav) cemaati alıp getirdi, ama evde onları doyuracak bir şey yok, ne yapacağız? dedi. Endişelendi mahcup olma korkusuyla. Ümmü Süleym:
-Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dedi.
Ebu Talha hemen kalkıp Resulü Ekrem'i karşıladı. Peygamberimiz Ebu Talha ile birlikte eve girdi. Allah'ın elçisi anneme:
-Ümmü Süleym! Neyin varsa getir, buyurdu.
Annem de o ekmeği getirdi. Resulü Ekrem (sav) ekmeğin doğranmasını emretti ve ekmeği doğradılar. Annem yağ tulumunu sıkarak çıkan yağı ekmek parçalarının üzerine sürdü. Sonra Peygamber Efendimiz (sav) bu ekmeklere, Allah ne dilediyse öyle dua etti. Ardından da Ebu Talha'ya döndü ve:
-On kişiyi içeriye al, buyurdu. Onlar doyuncaya kadar yedikten sonra çıktılar. Resulü Ekrem (sav):
-On kişiyi daha içeri al, buyurdu. Ebu Talha on kişiyi daha içeri aldı ve onlarda doyuncaya kadar yiyip çıktılar. Hz. Peygamber (sav):
-Bir on kişiyi daha içeri al, buyurdu...
O gün bu ekmekten yiyip doyanların sayısı tam seksen kişiydi. (Buhari, Menalub, 25; Müslim, Eşribe, 143)
24 Ağustos 2009
Üç sahabenin garip hali
Abdullah ibni Şeddad (ra) anlatıyor:
Beni Uzre kabilesinden üç kişi Resulu Ekrem sallallahü aleyhim ve sellem'in huzuruna gelip Müslüman olurlar. Bunlar yoksul insanlardı. Peygamber Efendimiz (sav):
-Benim adıma, bunların geçimini kim üzerine almak ister? diye sordu. Cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Hz. Talha bin Ubeydullah (ra):
-Ben alırım, dedi.
Onlarda Talha'nın (ra) yanında kalmaya başladılar. Bunlardan biri, Hz. Peygamberin gönderdiği bir askeri birliğe katıldı ve o seferde şehit oldu.
İkinci sahabe uzun bir müddet sonra başka bir seferde şehit düştü.
Ve üç arkadaştan ikisi şehit olmuştu. Üçüncü sahabe ise savaşta değil, daha sonraları rahat döşeğinde öldü.
Talha bin Ubeydullah (ra) sözüne şöyle devam eder:
Bir gece rüyamda bu üç kişinin cennete girdiğini gördüm. Ama garip olanı şuydu. Arkadaşlarından sonra rahat döşeğinde ölen adam en öndeydi. Onun arkasında şehit olan ikinci adam duruyordu. İlk şehit olan ise en arkadaydı.
Gördüğüm bu hal zihnimi meşgul etti. Ben de Rasulü Ekrem'e (sav) giderek rüyamı anlattım. Allah'ın elçisi bana şunları söyledi:
-Bunun neyini anlamadın, Talha? Allah katında en faziletli kimse, Müslüman olarak uzun bir hayat süren ve Sübhanallah, Allahü Ekber, Lailaheillallah diye Allah'ı çokça zikredendir. En son ölen uzun yaşadığı yıllarda oruç tuttu, namaz kıldı. Daha fazla ibadet etti. Diğerlerinden farkı budur.
Manevi Destek İçin Dua
Nihat Hatipoğlu İle Sahur
Doç.Dr.Nihat Hatipoğlu doyumsuz üslubu ile İslam tarihinin ölümsüz hatıralarının paylaşılacağı manevi hayatımızdan unutulmaz örnekler, Ramazan ve oruçla ilgili sorularınıza cevaplar ve aydınlatıcı bilgilerle İftara Doğru Ramazan ayı boyunca her gün sizlerle.
Yayın Saati :17.00 - canlı
İftara Doğru
Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu doyumsuz üslubu ve samimi sohbeti ile Ramazan ayı boyunca her gece sahur programıyla ekranlara geliyor.
İzleyiciler, birbirinden ünlü sanatçılar ve Nihat Hatipoğlu’nun özel hikâyeleri ile sahurda hoşça vakit geçirirken, mübarek Ramazan ayı nasıl değerlendirilmeli, neler yapılmalı ile ilgili soruları canlı telefon bağlantılarıyla Nihat Hatipoğlu cevaplıyor.
Yayın Saati :02.40 - canlı
NİHAT HATİPOĞLU YAZILARI BURADA!
1 Eylül 2009
Mehmet Âkif’in kaleminden Sudanlı genç
İSTİKLAL şairimiz merhum Mehmet Âkif, hayatının son günlerinde tüm ıslam coğrafyasını dolaşmaya çalışır. Resulü Ekrem’e duyduğu sevgiden dolayı o kutsal beldelerde dolaşır durur. Mısır’dan Suriye’ye ve oradan da Medine’ye gider; Müslümanların dertleriyle dertlenir, ıstırap duyar.
Bir gün Medine’dedir. Peygamberimizin kabrinin huzurunda. Orada müthiş bir hadiseye şahit olur.
Ravda-i Tahire’nin yanı başında duruyordum ki, birdenbire bir ses yükseldi:
-Ya Nebi! şu halime bak, diyordu bu ses. Sağıma döndüğüm zaman parmaklıklar üzerine abanmış bir Sudanlı gördüm. Kendi kendine Efendimize (sav) şunları söylüyordu:
-Nasıl ki çöle güneş vurduğu zaman bağrı yanar, ben de senin hicranınla senelerce yandıkça yandım Ya Rasulullah! Senelerce arzu ettiğim halde, harem-i pakine gelip başımı ayaklarının dibine koymayı düşündüğüm halde, memleketim, evladı iyalim karşıma çıktı, bu ziyaretimi geciktirdi. Nihayet hepsini yıktım, çevremi terk ettim. Sudan diyarından ayrıldım, Tihame Çölü diye üç çölü teptim durdum. Senin çölün diye...
Senin çölünde gezerken burcu burcu senin kokunu duydum. Eğer senin kokun imdada yetişmeseydi ben bu yolu kat edemezdim Ya Rasulullah! Elli üç yaşına kadar senin hicranının azabını sinemde taşıdım, yanına geldiğim zaman şu başımı çarptığım demir kafes de nedir Ya Rasulullah!
Hâlâ vuslat olmayacak mı? Tihame Çölü’nü kat ettim gözlerime uyku girmedi. Arzu edersen yıldızlara sor. Sor ki şu üç aylık zaman içinde bu gözler bir kere uyudu mu? Uyumadı diyecekler Ya Rasulullah! Derdimi geceye döktüm Ya Rasulullah! Nihayet huzuruna geldim.
Resulü Ekrem’in (sav) kabrinin parmaklıklarından tutan bu aşık, son sözlerini söylerken bitkinleşmiştir, titremektedir. Akif şöyle bitiriyor:
Kısa bir sessizlikten sonra adam şöyle diyordu:
- Şu kadar mesafeyi geçip huzuruna geldim, bu hasta gönlümü bir daha ayak ucundan ayırma Ya Rasulullah! Tahammülüm yoktur artık senin ayrılığına.
Sonra bir sessizlik oldu, bir “ah” feryadı duydum. Döndüğüm zaman parmaklıkların dibine yıkılıp gitmişti. Sudanlı gözlerini kapatıyordu bu âleme. Birkaç dakika sonra da bir iki ölü yıkayıcısı ve bir iki taşıyıcı geldi. Cennetül Baki’ye kaldırdılar mübarek cenazesini. Fakat ruhu muhtemelen Ravda-i Tahire’nin parmaklıklarına takılıp kalmıştı. Resulullah’a (sav) yürekten aşık olan bu genç:
“Artık bu hasta gönlümü hak-i payinden ayırma Ya Rasulullah!” diyordu.
31 Ağustos 2009
-Babacığım! dedim.
-Bana vasiyetini bildir. Ne söylemek istersen söyle. Babam:
-Beni oturtun, dedi. Biz onu oturttuk. Bunun üzerine şöyle söylemeye başladı:
-Yavrum! Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmedikçe, imanın gerçek tadını alamazsın. Allah’ı da gerektiği şekilde bilemezsin, dedi. Ben:
-Babacığım, kaderin hayrını şerrinden nasıl ayırt edebilirim? diye sordum. Babam:
-Oğlum. şunu kesinlikle bilmelisin. Allah’ın senin hakkında yazmadığı bir şey asla başına gelmez. Allah’ın senin hakkında yazdığı bir şey de mutlaka seni bulur. (Sen tedbirini al. Ama sana rağmen senin gücünün yetmediği şeylerle karşılaşabilirsin.)
-Oğlum. Ben Peygamber Efendimizin (sav) şöyle buyurduğunu kulaklarımla duydum:
-Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Sonra Allahü Teala kaleme ‘Yaz’ buyurdu. Kalem ‘Neyi yazayım, Ya Rabbi?’ deyince de: Kıyamete kadar olacak her şeyin kaderini yaz, buyurdu. Kalem de o andan kıyamete kadar olacak her şeyi yazdı.
-Bak, oğlum!
Bunun böyle olduğuna iman etmeden ölürsen, cehenneme girersin. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav):
-İmanın böyle olduğuna iman etmeden ölen kimse benden değildir, buyurdu.
30 Ağustos 2009
Hz. Ebu Zer nasıl iman etti ?
Kardeşim Mekke'ye gitti, onu dinledi, sonra dönüp geri geldi. Ben:
-Anlat bakalım onun hakkında neler öğrendin? Dedim.
Onun iyi şeyleri emrettiğini, kötü şeylerden sakındırdığını, ama sözlerinin daha önce duyduğu şiirlere hiç benzemediğini söyledi. Bütün bu açıklamalar merakımı giderememiş hatta merakım artmıştı.
Azık torbamla eline bir sopa aldım ve Mekke'nin yolunu tuttum. Peygamber olduğunu söyleyen şahsı tanımıyordum. Onu bir başkasına sormak da istemiyordum. Çünkü Mekke'yi tanımıyordum. Zemzemi içip Kâbe'de kalmaya başladım. Bir gece yanıma Ebu Talib'in oğlu Ali geldi ve:
-Sen yabancısın galiba, dedi.
-Evet, öyleyim dedim.
-Haydi, bize gidelim dedi ve onunla birlikte kalkıp gittik. Ne o bana bir şey sordu, ne ben ona bir şey söyledim.
Sabahleyin, peygamber olduğunu söyleyen adam hakkında bilgi almak için tekrar Kâbe'ye gittim. Kimse bana onun hakkında bir şey söylemiyor, kendiside Kâbe'ye gelmiyordu.
Ertesi gün Ali (ra) yine yanıma geldi ve:
-Daha bu adamın (beni kastediyor) niçin burada bulunduğunu öğrenmenin zamanı gelmedi mi? dedi.
-Gelmedi, dedim.
-Haydi, benimle gel, dedi. Yine onların evine gittik. O zaman Ali (ra) bana:
-Neden buradasın? Mekke'ye niçin geldin? Anlat! Dedi.
Ben kendisine şöyle dedim:
-Sırrımı saklayacağına söz verir, beni de onun yanına götürürsen söylerim.
29 Ağustos 2009
-Babacığım! Ölümden korktuğun için mi ağlıyorsun? diye sordu. Amr ibni As (ra):
-Hayır, vallahi ölüm sonrasının korkusundan ağlamıyorum, dedi. O zaman Abdullah:
-Babacığım, sen hayırlı işler yaptın. Sen Resulullah (sav) sohbetinde bulunmadın mı?
Onun valiliğini yapmadın mı?
O sana şu müjdeyi vermedi mi?
Suriye'yi sen fethetmedin mi? diye özelliklerini tek tek saymaya başladı. O zaman Amr ibni As yüzünü bize döndü ve şunları söyledi:
-Ahiret için hazırladığımız en değerli azık “La ilahe illallah Muhammedin Rasulullah”
sözüdür.
Dinleyin beni. Benim hayatımda üç devir vardır.
Bir zamanlar kâfirdim. Müşriktim. Allah'ın elçisine benden fazla kin besleyen yoktu. En çok istediğim şey, bir yolunu bulup onu öldürmekti. Şayet bu haldeyken ölseydim, mutlaka cehennemlik olurdum. Helak olurdum.
Allahü Teala gönlüme İslam sevgisini koyunca, kalkıp Peygamber aleyhisselamın yanına gittim:
-Elini uzat sana biat edeceğim, dedim. O elini uzatınca ben elimi geri çektim. Hz. Peygamber (sav) bana döndü:
-Ne oldu, Amr? diye sordu.
Sonra aramızda şu konuşma geçti.
-Şart koşmak istiyorum
-Neyi şart koşacaksın?
-Allahü Teala'nın beni bağışlamasını.
O zaman Peygamber Efendimiz (sav) bana şunları söyledi:
-Müslüman olmanın, önceki günahları yok ettiğini bilmiyor musun?
-Hicret etmenin, daha önceki günahları silip süpürdüğünden haberin yok mu?
-Haccetmenin önceki günahları ortadan kaldırdığını bilmiyor musun?
O günden sonra Allah'ın elçisinden daha çok sevdiğim kimse yoktu. Gözümde ondan daha büyük biri mevcut değildi. Ona duyduğum saygıdan dolayı gözlerimi kaldırıp yüzüne bakamazdım.
Biri bana Peygamber Efendimizi (sav) anlatmamı isteseydi, yüzüne doya doya bakamadığım için bunu yapamazdım. Şayet bu haldeyken ölseydim, cennetlik olmayı umabilirdim. Ama heyhat ki ne heyhat.
Daha sonra saltanat işlerine karıştım. Siyasete bulaştım. O işlerin aleyhimde mi lehimde mi olduğunu bilemiyorum. Sizden şunu istiyorum:
Öldüğüm zaman arkamdan ne ağıt, ne de ateş yakın. Mahrem yerlerimi iyice örtün, kimse görmesin, çünkü melekler beni hesaba çekmek için yanıma gelecekler. Beni gömdüğünüz zaman üzerime toprağı yavaş yavaş atın.
Sonra kabrimin yanından hemen ayrılıp gitmeyin. Bir deveyi kesip etini taksim edecek kadar bir zaman orada durun. Böylece siz yanımdayken yerime alışayım ve Rabbimin elçilerine nasıl cevap vereceğimi düşüneyim.
28 Ağustos 2009
Akrabaya yardım ne kadar sevaptır
SAHABELERDEN Abdullah ibni Mesud (ra)’ın eşi Zeynep (r.anha) anlatıyor:
Bir gün Peygamberimizin (sav) mescidindeydim. Peygamber Efendimiz (sav):
-Ey Kadınlar! Süs eşyanızdan bile olsa sadaka veriniz, buyurdu.
Bunu duydum. Ben ise zaten kocama ve kardeşimin yetimlerine yardım ederdim. Resulü Ekrem’in bu emrini duyunca, kocam Allah ibni Mesut’a dedim ki:
-Sen eli dar, fakir bir adamsın. Peygamber Efendimiz (sav) bize sadaka vermemizi emretti. Ona git de bir soruver. Sadakamı sana ve kardeşimin yetimlerine vermekle bu emri yerine getiriyor muyum? Getiriyorsan ne iyi, de?ilse başkasına yardım edeyim, dedim. Abdullah:
-Git kendin sor, deyince ben de gittim.
Hz. Peygamberin (sav) kapısına vardım. Baktım ki Ensardan Zeynep adlı bir kadının da orada bekledi?i gördüm. Me?er onun derdi de benimkinin aynıymış.
Peygamber Efendimizin (sav) huzuruna girmeye de çok çekinirdik. Rahatsız etmekten utanırdık. O sırada içeriden Hz. Bilal çıktı. Ona şöyle dedik:
-Hz. Peygambere git de, kapıda iki kadın bekliyor, kocalarıyla kendi yetimlerine verecekleri sadakanın kabul olup olmadı?ını soruyorlar, de. Ama bizim kim oldu?umuzu da söyleme! dedik.
Bilal hemen Resulü Ekrem’in (sav) huzuruna girerek meseleyi anlatmış. Peygamberimiz de (sav):
-Kim onlar? diye sormuş. Müezzini Bilal-i Habeşi de (ra):
-Ensardan bir kadın ile Zeynep, demiş. Peygamber Efendimiz (sav);
-Hangi Zeynep’miş o? diye tekrar sormuş. Bilal de bunun üzerine:
-Abdullah’ın karısı, demiş. Allah Resulü (sav):
-Onlar, yakınlarına yardım etmekle iki sevap birden kazanıyorlar. Biri akrabasını görüp gözetme sevabı, di?eri ise sadaka sevabı, demiş.
27 Ağustos 2009
Dinin belli başlı esasları
Dinin belli başlı esasları Amr ibni Abese (ra) anlatıyor:
Daha ilk yıllardı. İslam henüz yayılmamıştı. Resulü Ekrem (sav) Mekke’de Ukaz mevkiindeyken yanına gittim ve ona:
-Ey Allah’ın Elçisi! Getirdiğin dine kim inandı? diye sordum.
-Biri hür, diğeri köle iki kişi inandı, dedi. O dönemler yanında sadece Hz. Ebu Bekir (ra) ve Bilal-i Habeşi (ra) vardı.
-Müslümanlık nedir? diye sordum. Efendimiz (sav):
-Tatlı dille konuşmak ve yemek yedirmektir, buyurdu. Ben:
-Peki, iman nedir? diye sordum. O (sav):
-Sabredip dayanmak, cömert ve anlayışlı olmaktır, dedi. Ben:
-Hangi Müslüman daha üstündür? diye sordum. Efendimiz (sav):
-O; dilinden ve elinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir, cevabını verdi. Ben:
-Hangi mümin daha üstündür? dedim. Efendimiz (sav):
-Ahlakı güzel olan kişi, cevabını verdi. Ben:
-Hangi namaz daha üstündür? dedim. Efendimiz (sav):
-Ayakta uzun süre durarak kılınan namazdır, cevabını verdi.
-Hangi hicret daha faziletlidir? dedim. O (sav):
-Rabbinin yapılmasını uygun görmediği şeyi terk etmek, dedi. Ben sormaya O (sav) da cevaplamaya devam buyurdular. Ben:
-Hangi cihat daha değerlidir? dedim. Efendimiz (sav):
-Savaşçının atının öldürüldüğü, kanının döküldüğü cihat, buyurdu. Ben:
-Hangi saatler daha değerlidir? dedim. O (sav):
-Gecenin son kısmında kılınan namaz ve yapılan dua. Tan yeri ağarana kadar sabah namazının farzına melekler de katılır. Tan yeri ağarınca, sabah namazının farzından önce, sabah namazının iki rekat sünnetinden başka namaz kılınmaz. Sabah namazını kıldıktan sonra, güneş doğuncaya kadar başka namaz kılma.
Namaz kılanın yanında melekler bulunur. Güneş batıncaya kadar namaz kılmaya devam et. Ama güneş batarken namaz kılma, buyurdu.
Amr b. Abese Müslüman oldu. Mekke’de Hz. Peygamberin (sav) yanında kalmak istedi ama Efendimiz (sav) bunu kabul etmedi ve gitmesini istedi. Zira Mekkeliler ona zarar verirlerdi. Efendimiz kendinden çok arkadaşlarını düşünür ve daima onların hayatını garantiye almaya çabalardı.
26 Ağustos 2009
İnananlar için ağlayan peygamber!
İbni Amr ibni As (ra) anlatıyor:
Bir gün Resulü Erkek sallallahu aleyhi ve selem, Hz. İbrahim (as) hakkındaki şu ayeti okudu:
“Rabbim! Bu putlar insanların çoğunu yoldan çıkardılar. Artık kim bana uyarsa bendendir; kim de bana karşı gelirse, elbette Sen çok bağışlayan, koruyup gözetensin.” (İbrahim 14/36)
Ardından Hz. İsa'nın (as) Kur'an'daki şu sözlerini söyledi:
“Onlara azab edersen, onlar zaten Senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, elbette Sen güç ve kudret sahibi, her şeyi yerli yerince yapansın.” (el-Maide 5/118)
Daha sonra Peygamber Efendimiz (sav) ellerin açtı:
“Allah'ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye dua etti ve ağladı.
Bunun üzerine Allah-u Teâlâ Hz. Peygamberin neden ağladığını bilse de sırf Peygamberinin dilinden duyulsun diye Cebrail'e emretti.
-Cibril (as) git Muhammed'e ve niçin ağladığını sor, buyurdu.
Cebrail de (as) ona geldi ve niçin ağladığını sordu. Resulü Ekrem (sav) ümmeti için duyduğu endişe yüzünden ağladığını söyledi. Onların azaba düşeceği endişesinden ağladığını söyledi. Zaten Allah-u Teâlâ onun ne için ağladığını çok iyi bilmekteydi.
Cebrail (as) aldığı cevabı Allah-u Teâlâ'ya iletince, Cenab-ı Hak ona şöyle buyurdu:
-Cebrail! Muhammed'e git ve ona; Allah ümmetin hakkında seni razı edecek, seni asla üzmeyecek. Sen razı olacaksın. Bunu dediğimi söyle! (Müslim, İyman, 346)
25 Ağustos 2009
O gün karnına taş bağlamıştı
Enes bin Malik (ra) anlatıyor:
Bir gün Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına gitmiştim. Ashabıyla oturmuş konuşuyordu. Karnına bir bez bağlamıştı. Ben bunu anlayamamıştım ve arkadaşlarına merakla sordum:
-Hz. Peygamber karnına niçin bez bağlamış? dedim. Onlar da;
-Açlıktan, diye cevap verdiler.
Bunun üzerine üvey babam Ebu Talha'ya gittim ve:
-Babacığım! Peygamber Efendimizin (sav) karnına bir bez bağladığını gördüm. Bazı arkadaşlarına bunun sebebini sordum; onlarda açlık yüzünden bağladığını söylediler, dedim. Babamda anneme:
-Evde yiyecek bir şey var mı? diye sordu. Annem:
-Evet, evde bir parça ekmek ve birkaç hurma var. Eğer Allah'ın Elçisi evimize tek başına gelirse, karnını doyururuz. Ama yanında başkası da gelirse onlara yetmez, dedi.
Sonra arpa ekmeğinden yapılmış birkaç çörek çıkardı. Onları kendi başörtüsünün bir tarafına sarıp elbisemin altına yerleştirdi. Örtünün bir kısmını da belime sardı ve beni Peygamber Efendimize gönderdi. Bana da,
-Bunu peygamberimize göster, dedi. Ben de hızla ekmeği götürdüm.
Hz. Peygamberin (sav) mescitte cemaatle birlikte oturduğunu gördüm ve onların yanında ayakta durdum. Allah'ın elçisi bana;
-Seni Ebu Talha mı gönderdi? Diye sordu. Bende:
-Evet, dedim.
-Yemek için mi? buyurdu. Yine:
-Evet, diye cevap verdim.
Resulü Ekrem (sav) yanındaki Sahabilere:
-Haydi, kalkınız deyip yürüdü. Ben önden gidip Ebu Talha'ya durumu bildirdim. Bunun üzerine Ebu Talha anneme:
-Ümmü Süleym! Hz.Peygamber (sav) cemaati alıp getirdi, ama evde onları doyuracak bir şey yok, ne yapacağız? dedi. Endişelendi mahcup olma korkusuyla. Ümmü Süleym:
-Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dedi.
Ebu Talha hemen kalkıp Resulü Ekrem'i karşıladı. Peygamberimiz Ebu Talha ile birlikte eve girdi. Allah'ın elçisi anneme:
-Ümmü Süleym! Neyin varsa getir, buyurdu.
Annem de o ekmeği getirdi. Resulü Ekrem (sav) ekmeğin doğranmasını emretti ve ekmeği doğradılar. Annem yağ tulumunu sıkarak çıkan yağı ekmek parçalarının üzerine sürdü. Sonra Peygamber Efendimiz (sav) bu ekmeklere, Allah ne dilediyse öyle dua etti. Ardından da Ebu Talha'ya döndü ve:
-On kişiyi içeriye al, buyurdu. Onlar doyuncaya kadar yedikten sonra çıktılar. Resulü Ekrem (sav):
-On kişiyi daha içeri al, buyurdu. Ebu Talha on kişiyi daha içeri aldı ve onlarda doyuncaya kadar yiyip çıktılar. Hz. Peygamber (sav):
-Bir on kişiyi daha içeri al, buyurdu...
O gün bu ekmekten yiyip doyanların sayısı tam seksen kişiydi. (Buhari, Menalub, 25; Müslim, Eşribe, 143)
24 Ağustos 2009
Üç sahabenin garip hali
Abdullah ibni Şeddad (ra) anlatıyor:
Beni Uzre kabilesinden üç kişi Resulu Ekrem sallallahü aleyhim ve sellem'in huzuruna gelip Müslüman olurlar. Bunlar yoksul insanlardı. Peygamber Efendimiz (sav):
-Benim adıma, bunların geçimini kim üzerine almak ister? diye sordu. Cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Hz. Talha bin Ubeydullah (ra):
-Ben alırım, dedi.
Onlarda Talha'nın (ra) yanında kalmaya başladılar. Bunlardan biri, Hz. Peygamberin gönderdiği bir askeri birliğe katıldı ve o seferde şehit oldu.
İkinci sahabe uzun bir müddet sonra başka bir seferde şehit düştü.
Ve üç arkadaştan ikisi şehit olmuştu. Üçüncü sahabe ise savaşta değil, daha sonraları rahat döşeğinde öldü.
Talha bin Ubeydullah (ra) sözüne şöyle devam eder:
Bir gece rüyamda bu üç kişinin cennete girdiğini gördüm. Ama garip olanı şuydu. Arkadaşlarından sonra rahat döşeğinde ölen adam en öndeydi. Onun arkasında şehit olan ikinci adam duruyordu. İlk şehit olan ise en arkadaydı.
Gördüğüm bu hal zihnimi meşgul etti. Ben de Rasulü Ekrem'e (sav) giderek rüyamı anlattım. Allah'ın elçisi bana şunları söyledi:
-Bunun neyini anlamadın, Talha? Allah katında en faziletli kimse, Müslüman olarak uzun bir hayat süren ve Sübhanallah, Allahü Ekber, Lailaheillallah diye Allah'ı çokça zikredendir. En son ölen uzun yaşadığı yıllarda oruç tuttu, namaz kıldı. Daha fazla ibadet etti. Diğerlerinden farkı budur.